AŞK… Kimilerine göre gereksiz bir hissiyat yumağıyken, kimilerine göre hayatın asıl manası… Türk dil kurumunun tanımına göre ise “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” imiş. Tabi bide makine mühendisi olan arkadaşlarımızın konuya bakış açısı mevcuttur ki zihin felcine bile yol açabilir. Misal “of o nasıl bir güzellikti be abi öyle” değil de, “at kaçıran arkadaşım var benim” gibi. Bilmem ne kadar doğru ama bana göre hormonal bir vakadır kendisi. Zannedilmesin ki bahsi geçen tek hormon testosterondur. Haa etkisi yok mudur, o ayrı mesele. Öyle aşk ömürde bir kere karşına çıkar falan derler ya, eeeh inanmayın. Derseniz ki ömrü boyunca tek bir insana aşık olmuş homosaphiensler yok mudur? Tabi ki vardır. Ama konumuz o değil. Eh be kardeşim ne zırvalıyorsun sen diyecek olursanız eğer (ki hakkınızdır),muhabbeti koyultmadan önce meselenin adını koyalım. Aşkı arayıpta bulamamaktan gidiyor sohbet. (Not: Bu yazı size aşkı buldurmak için yazılmadı. Öyle bir beklenti içerisine girmemeniz önemle rica olunur. Zaten kelin merhemi olsa başına sürer demi ama!)
Bulanlar bulamayanlara yol göstersin şeklinde bir çözümü ne yazık ki mevcut olmayan bu illet, ilerde es kaza denk gelinirse kara sevda (bir nevi ince hastalık / diğer adıyla platonik aşk) halini alabiliyor. Vakti zamanında İbni Sina Horasan civarında bir gençte bu sismik bulgulara rastlamış ve kendisine “o kızla evlenmenin bir yolunu bul yoksa senin durum vahim evlat” şeklinde öğüt vermiştir. Bilinen ilk kara sevdamıdır kendisi bilemem, kaldı ki o beni bağlamaz.
Aş, iş, eğitim sloganıyla kampüs hayatına dalan sosyalleşme çabasındaki öğrencilerin ilk hedefidir kendileri. Eee aş, iş, eğitime ne oldu diyecek olursanız, zat-ı alinizinde muhtemelen başına geldiği üzere yalan oldu. Bu uğurda fazladan bir sene bile okula adanabilmektedir. Tabi sonra “lan bu İngilizce lisedeki hazırlıkta böyle değildi yav” feryatları yükselebilir bünyelerde. Aman diyeyim, dikkat edilesi bir husustur.
Aşkı bulmak (bazı bünyelerdeki eş değer ismi aşkı tatmaktır) konusunda kendilerini bahtsız sayan insan evlatları, şeytanın bacağını kırabilmek için çeşitli ortamlara dahil olma telaşına düşerler. Ve tabi doğru orantılı olarak her yeni girilen ortam daha fazla harcamayı da beraberinde getirir. İlk kapısı çalınan mekanlar genelde eşli dans kursları olur. En uç örneği ise tekvando kursudur. (Sebebini bilen birileri varsa lütfen beni de aydınlatsın… ) Pahalı kafelerde yüksek bahşiş bırakmakta (çevre masaların görüş açısı hesaplanarak ideal zamanlama ve teferruatı) bu arayışın temsili olabilmektedir. Ayrıca dört tekerlekli bir binek araç (iki kapılı, üstü açık, mümkünse motorundan etrafı rahatsız edebilecek miktarda ses çıkan) sahibi olabilmekte amaç doğrultusunda işe yarayan etmenlerden sayılabilmektedir ki işte tam bu noktada bir mantık karmaşası doğar. O da arayış türünün ne olduğudur…
Örnek Soru: ‘A’ erkeği saatte iki kilometre hızla ‘X’ kafe’sine doğru yol alırken, ‘B’ kadını saatte bir kilometre hızla ‘Y’ kafe’sine doğru ilerlemektedir. ‘Y’ ve ‘X’ kafeleri yan yana bulunduklarına göre, ‘A’ erkeği ve ‘B’ kadınının arasında bir aşk doğma ihtimali yüzde kaçtır? (Soruya dair açıklama: A erkeği ve B kadını daha önceden tanışmamış olmakla birlikte, B kadını ciddi bir ilişkiden yeni çıkmıştır. A erkeğinin ciddi bir ilişkiyle uzaktan yakından alakası yoktur. B kadını melankoliktir. A erkeği hödüktür. Kat edilen yol yürünmektedir. Kadınla erkek arasındaki hız farkı tamamen kadının vitrin sevdasından kaynaklanmakta olup, dikkate almamalıdır.)
Aşkı aramak ile aşk yapmak arasındaki fark nedir? Cevabı şu şekilde verebilirim. Aşkı arayanlara bahtsız bedevi (abi bende bir sorun mu var / niye tüm kadınlar benden kaçıyor / olm sevgilisi varmış lan) denirken, aşk yapmak peşinde olanlara (tek gecelik – nerde trak orada bırak – one night stand) modern don juan (azgın teke) denilebilir. Haa bu karmaşanın bayan versiyonu yok mudur? Tabi ki var. Yalnızca ben bu kadarından bahsedip gerisini sizin hayal gücünüze (yetenek sizsiniz paradigması) bırakmak istiyorum.
Peki insancıl duygularla hareket eden bireyler, neden aradıkları aşkı bulamıyor? Yukarıda birkaç neden saydım aslında ama o saydıklarım benim
kanaatimce asıl sebepler değil.
Bu sorunun zannımca temel sebebi “sev(il)mek” olarak nitelenebilir. Karşı cinsiyetle gönül ilişkileri hususunda yakın temasa geçilmesi sonucu “sen çok iyi birisin” teması içerikli bir uyarı alınması durumu bir çok genç tarafından yaşanmıştır. Anlatılmak istenen şudur ki “yahu be adam/kadın tamam sen tatlı hoş birisin, güzelde bir muhabbetin var ama tipim değilsin, uzak dur.” Tip , elektrik, aura yahut başka ne deniyorsa… mesele bu noktaya geldiğinde genç aşığın beynine kan pompalanır. “Acaba ne demek istedi?, Ya bana iltifat etti!, Biliyorum o da beni seviyor.” gibi kiloyla hibe edilmiş bir sürü düşünce ve soru oluşur şahısta. Ki bu, deneğimizi bilindik sona ulaştırır. Sonuç olumsuz olmakla birlikte oluşum şekilleri, yanıtı veren bireyin ne kadar acımasız yada başka bir değişle insaflı olabileceğine bağlıdır.
Sevilmek mi sevmek mi ? İşte sorunumuzun çaresi bu cevapta gizli. Hem sevilip hem sevebilmek (Sevilen ve seven olmak üzere bir çifttir kastedilen. aksi taktirde daha karmaşık bir durum açığa çıkar ki İsmail yk şarkıları tadındadır.) için önce sevmek mi lazımdır? Yoksa sizi seven birini zamanla sizinde sevebileceğiniz ihtimaline inanmak mı gerekir bazen? Offf sanırım çok tatava yaptım…
Velhasıl kelam bir Ömer Hayyam şiiri ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Haa bu arada hani “hayatı boyunca tek bir insana aşık olan homosaphienslerde vardır demiştim ya…
Şarabı götürüp döksen bir dağa
Dağ sarhoş olur başlar oynamaya.
Ben niye tövbe edecekmişim
İçimi tertemiz eden şaraba?
Ömer Hayyam
Esen kalın sevgili dostlar…
örtmenim arkadaşlar konuşuyo!