Yazar Orkun DAĞLAROĞLU için Arşiv

08
May
12

Yalan

Sözlerdir gözlerin yalancısı.
Dil korkar inmeye kalbin inine.
Beceremez doğruları anlatmayı.
Git der bazen kal dercesine.

Kandırır kendini,
Yağmurla ıslanmış toprağın kokusunda.
Unutturmaya çalışır adını.
Acıtır tuz basar yaralarına.

Gözlerdir aslında sevdanın aynası.
İz bırakır ruhlarda.
Mühürlenmiş kalplerin ışıltısı…
Kalansa eski bir yalanın kokusu olur dudaklarda.

Orkun DAĞLAROĞLU

29
Ağu
11

Dem

Bazen yürümek ister insan bilinmeze
Hikayesinin adını koymadan…
Yalın ayak basmak gibi çimenlere
Dünyanın derdinden dem almadan…

28
Tem
11

Buldurmaca

AŞK… Kimilerine göre gereksiz bir hissiyat yumağıyken, kimilerine göre hayatın asıl manası… Türk dil kurumunun tanımına göre ise “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” imiş. Tabi bide makine mühendisi olan arkadaşlarımızın konuya bakış açısı mevcuttur ki zihin felcine bile yol açabilir. Misal “of o nasıl bir güzellikti be abi öyle” değil de, “at kaçıran arkadaşım var benim” gibi.  Bilmem ne kadar doğru ama bana göre hormonal bir vakadır kendisi. Zannedilmesin ki bahsi geçen tek hormon testosterondur. Haa etkisi yok mudur, o ayrı mesele. Öyle aşk ömürde bir kere karşına çıkar falan derler ya, eeeh inanmayın. Derseniz ki ömrü boyunca tek bir insana aşık olmuş homosaphiensler yok mudur? Tabi ki vardır. Ama konumuz o değil. Eh be kardeşim ne zırvalıyorsun sen diyecek olursanız eğer (ki hakkınızdır),muhabbeti koyultmadan önce meselenin adını koyalım. Aşkı arayıpta bulamamaktan gidiyor sohbet. (Not: Bu yazı size aşkı buldurmak için yazılmadı. Öyle bir beklenti içerisine girmemeniz önemle rica olunur. Zaten kelin merhemi olsa başına sürer demi ama!)

Bulanlar bulamayanlara yol göstersin şeklinde bir çözümü ne yazık ki mevcut olmayan bu illet, ilerde es kaza denk gelinirse kara sevda (bir nevi ince hastalık / diğer adıyla platonik aşk) halini alabiliyor. Vakti zamanında İbni Sina Horasan civarında bir gençte bu sismik bulgulara rastlamış ve kendisine “o kızla evlenmenin bir yolunu bul yoksa senin durum vahim evlat” şeklinde öğüt vermiştir. Bilinen ilk kara sevdamıdır kendisi bilemem, kaldı ki o beni bağlamaz.

Aş, iş, eğitim sloganıyla kampüs hayatına dalan sosyalleşme çabasındaki öğrencilerin ilk hedefidir kendileri. Eee aş, iş, eğitime ne oldu diyecek olursanız, zat-ı alinizinde muhtemelen başına geldiği üzere yalan oldu. Bu uğurda fazladan bir sene bile okula adanabilmektedir. Tabi sonra “lan bu İngilizce lisedeki hazırlıkta böyle değildi yav” feryatları yükselebilir bünyelerde. Aman diyeyim, dikkat edilesi bir husustur.

Aşkı bulmak (bazı bünyelerdeki eş değer ismi aşkı tatmaktır) konusunda kendilerini bahtsız sayan insan evlatları, şeytanın bacağını kırabilmek için çeşitli ortamlara dahil olma telaşına düşerler. Ve tabi doğru orantılı olarak her yeni girilen ortam daha fazla harcamayı da beraberinde getirir. İlk kapısı çalınan mekanlar genelde eşli dans kursları olur. En uç örneği ise tekvando kursudur. (Sebebini bilen birileri varsa lütfen beni de aydınlatsın… ) Pahalı kafelerde yüksek bahşiş bırakmakta (çevre masaların görüş açısı hesaplanarak ideal zamanlama ve teferruatı) bu arayışın temsili olabilmektedir. Ayrıca dört tekerlekli bir binek araç (iki kapılı, üstü açık, mümkünse motorundan etrafı rahatsız edebilecek miktarda ses çıkan) sahibi olabilmekte amaç doğrultusunda işe yarayan etmenlerden sayılabilmektedir ki işte tam bu noktada bir mantık karmaşası doğar. O da arayış türünün ne olduğudur…

Örnek Soru: ‘A’ erkeği saatte iki kilometre hızla ‘X’ kafe’sine doğru yol alırken, ‘B’ kadını saatte bir kilometre hızla ‘Y’ kafe’sine doğru ilerlemektedir. ‘Y’ ve ‘X’ kafeleri yan yana bulunduklarına göre, ‘A’ erkeği ve ‘B’ kadınının arasında bir aşk doğma ihtimali yüzde kaçtır? (Soruya dair açıklama: A erkeği ve B kadını daha önceden tanışmamış olmakla birlikte, B kadını ciddi bir ilişkiden yeni çıkmıştır. A erkeğinin ciddi bir ilişkiyle uzaktan yakından alakası yoktur. B kadını melankoliktir. A erkeği hödüktür. Kat edilen yol yürünmektedir. Kadınla erkek arasındaki hız farkı tamamen kadının vitrin sevdasından kaynaklanmakta olup, dikkate almamalıdır.)

Aşkı aramak ile aşk yapmak arasındaki fark nedir? Cevabı şu şekilde verebilirim. Aşkı arayanlara bahtsız bedevi (abi bende bir sorun mu var / niye tüm kadınlar benden kaçıyor / olm sevgilisi varmış lan) denirken, aşk yapmak peşinde olanlara (tek gecelik – nerde trak orada bırak – one night stand) modern don juan (azgın teke) denilebilir. Haa bu karmaşanın bayan versiyonu yok mudur? Tabi ki var. Yalnızca ben bu kadarından bahsedip gerisini sizin hayal gücünüze (yetenek sizsiniz paradigması) bırakmak istiyorum.

Peki insancıl duygularla hareket eden bireyler, neden aradıkları aşkı bulamıyor? Yukarıda birkaç neden saydım aslında ama o saydıklarım benim
kanaatimce asıl sebepler değil.

Bu sorunun zannımca temel sebebi “sev(il)mek” olarak nitelenebilir. Karşı cinsiyetle gönül ilişkileri hususunda yakın temasa geçilmesi sonucu “sen çok iyi birisin” teması içerikli bir uyarı alınması durumu bir çok genç tarafından yaşanmıştır. Anlatılmak istenen şudur ki “yahu be adam/kadın tamam sen tatlı hoş birisin, güzelde bir muhabbetin var ama tipim değilsin, uzak dur.” Tip , elektrik, aura yahut başka ne deniyorsa… mesele bu noktaya geldiğinde genç aşığın beynine kan pompalanır. “Acaba ne demek istedi?, Ya bana iltifat etti!, Biliyorum o da beni seviyor.” gibi kiloyla hibe edilmiş bir sürü düşünce ve soru oluşur şahısta. Ki bu, deneğimizi bilindik sona ulaştırır. Sonuç olumsuz olmakla birlikte oluşum şekilleri, yanıtı veren bireyin ne kadar acımasız yada başka bir değişle insaflı olabileceğine bağlıdır.

Sevilmek mi sevmek mi ? İşte sorunumuzun çaresi bu cevapta gizli. Hem sevilip hem sevebilmek (Sevilen ve seven olmak üzere bir çifttir kastedilen. aksi taktirde daha karmaşık bir durum açığa çıkar ki İsmail yk şarkıları tadındadır.) için önce sevmek mi lazımdır? Yoksa sizi seven birini zamanla sizinde sevebileceğiniz ihtimaline inanmak mı gerekir bazen? Offf sanırım çok tatava yaptım…

Velhasıl kelam bir Ömer Hayyam şiiri ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Haa bu arada hani “hayatı boyunca tek bir insana aşık olan homosaphienslerde vardır demiştim ya…

Şarabı götürüp döksen bir dağa

Dağ sarhoş olur başlar oynamaya.

Ben niye tövbe edecekmişim

İçimi tertemiz eden şaraba?

Ömer Hayyam

 

Esen kalın sevgili dostlar…

13
Haz
11

Serzeniş

bir buhran var ruhumda düğümlenen.
sevimsiz bir sureti sanki hislerimin.
cümlelerimin sonuna oturan nahoş bir ünlem misali,
zihnimin en izbe köşelerine
sevk ediyor düşlerimi.

celladına aşık olmuş bir mahkum gibi
sualsiz teslim ediyorsun bedenimi ey ruhum
hayatın tek düzeliğinde sıkıştırmışsın beni.
kelimelerim bile tavsamış artık,
gevremiş damarlarım sessizliğinde.

karar vermekten korkar olmuş gözlerim.
keder tohumları büyümüş,
boğum boğum olmuş içimde.
yeni sözcüklere direnir olmuş dilim.
eskilerinse çoktan unutulmuş değeri…
biraz arzu biraz gayret diyorsun alay edercesine
ozaman az bi gayret etde bi deyiver
ne ola ki bunun hikmeti…
yada bana bir kaldıraç ver
kendimi oynatayım yerimden…

Orkun DAĞLAROĞLU

01
May
11

Rüya

bir rüya gecenin derinliklerinden
bir armağan, insan oğluna sunulmuş.
ucu kırık bir tüy kalem,
hokkasında umudun mavisiyle.
kabusları boyamak için gecenin en güzel rengine.

Orkun DAĞLAROĞLU

18
Mar
11

basit bir kelime olsa da yükü ağırdır cümle içinde dostluğun.

Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?
Sen ki, dört duvar arasında mayalanmışız birlikte.
Üç hoş kelam edipte dindirmek dururken figanımı
Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?

Orkun DAĞLAROĞLU

 

Bu günlerde her şey zor. Yaşamak, öğrenmek, çalışmak hatta ölmek bile… Dışarı çıktığınızda gideceğiniz yere sizi yönlendirecek yol tabelaları bile zorlaştırır hale geldi hayatlarımızı. Bilgi çağında yaşıyoruz. İnternetten alışveriş yaparak hayatımızı kolaylaştırırken yine internet üzerinde dolandırılarak hayatımız mahvedilebiliyor. Daha sonrada kifayetsiz kalan haykırışlar sonuçsuz kalan ağıtlara dönüşüyor. Bizlere, sanki kendilerinden büyük ödünler vererek hizmet sunuyorlarmış gibi gösteripte sayfalar dolusu sözleşmeyi kucağımıza ittiren iletişim şirketlerine ne demeli ? İş sözleşmenin iptaline geldiğinde vakti zamanında başlatmış olduğumuz sözüm ona dostluk bir anda ödenmesi gereken diyete dönüşüyor. Yani ticarete. İşte bu andan sonra kumarhanedeki müşteriler olduğumuzu anlıyoruz. Kasa hep kazanır!

Şimdi diyeceksiniz ki bunun ne alakası var dostluk la? Çok benzeşen iki konudur dostlukla ticaret. İkisinde de bir şeyler alıp verirsiniz. Ticarette hizmet yada mal karşılığı ücrettir alınıp verilen. Dostluktaysa hoş sohbet ve dert ortaklığı karşılığı verilen ödünler. Çok mu materyalist bir yaklaşım oldu? Aslında bu soruyu üniversiteyi ailesinin yanından ayrılıp başka şehirlerde okumuş olan arkadaşlarımıza sormak gerekir. Yurtta geçirilen ilk senenin ardından (alışma evresi) eve çıkmak için arkadaş arama uğraşları… İşte size dostluğun ticarete dönüştüğü ilk an. Bu noktada ödünlerin yanına fazladan eklenen birde zorunluluklar gelir. Hele ki ev arkadaşlarınızla (arkadaşınızla) aynı bölümde okumuyor iseniz hepten duman altı… Eve çağırılan diğer arkadaşlar (diğer bir bakış açısıyla misafir olarakta tanımlanabilir), ev içi ortak harcamalar, kira ödemeleri, aidat ve fatura giderleri… uzarda uzar bu liste. İşte bu noktada mühim olan husus ev arkadaşınızla aranızdaki dostluk bağıdır. Aranızdaki dostluk ilişkisi ticarete mi benzemeli yoksa ticaret mi olmalı ?

“Hadi be oradan sen hiç dost edinmemişsin demek ki!” Evet buda bana yöneltebileceğiniz tepkilerden biri olabilir. Halbuki bir bilseniz ne muazzam dostluklara havi bu beden. Şimdiye kadar anlattıklarım günümüz dostluklarının genel yapısı. Lise döneminin sonu itibariyle dostluk kavramı ne kadar üzücüdür ki tekrar şekilleniyor insan zihninde. Üniversite hayatıyla birlikte de çıkar ilişkisi halini alıyor maalesef. Çevre edinme maksadı, vize final dönemi not bulma telaşı, borç para için yolunabilecek kaz (sahte dost ayakları) vesaire. Kısacası kazık yedikçe değişiyor tanımlamalar. Bu birkaç sene içerisinde kendisine bir çekirdek kadro oluşturabilen kişilerse son tanımlarına ulaşabiliyor. Tabi dört beş sene aynı evde bir tastan çorba içip de (ne bekliyordunuz bonfile mi?) son sene sen şunu yaptın bunu dedin bana nanik yaptın hüleeeaan nidalarıda yükselebiliyor. Naparsınız mukadderat! (Not: Sırf bu yüzden paraya kıyıp tek başına eve çıkmış cebi boş ama aklı hür insanlar mevcuttur. Buda bir gerçek)

Halbuki gerçek dostluklarda üçün beşin olmadı onbeşin lafı edilmez. Bilinir ki o dosttur. Onun için değer. Aç yatılır ama aç bırakılmaz. Bugün sana yarın bana hesabı ki hiç yapılmaz! Üzüntüsü kederi oldu mu hemen kurulur bir çilingir sofrası. Keza masada lüfer aranmaz. Harc edilir peynir rakıya. Ondada kim kaç dilim yedi sorulmaz. Dert dağıtılır, yüzlere gülümsemeler yerleşir ardınca. Koltuk aralarına kaçmış bozuk paralar toplandıktan sonra birde işkembe içmeye gidilir sabahın üçünde. Ondada para yetişmez. Bu seferde çorbacıyla pazarlık yetişir imdada. Doğum gününde hediye olarak verilen yüz gram keçi boynuzudur bazen. Yada sevgilisinde ayrıldığında hiç söz etmeden iki bira kapıp çökmektir kaldırıma beraber. Türevi artarda artar anlatılabileceklerin. Yeterki azda olsa varolsun bunları paylaşabilecek nefes sayısı. Demem o ki sevgili dostlar, kazanımların değerini bilerek yaşamak gerek. Kadehimi en değerli varlıklarımızdan olan dostlarımıza kaldırarak yazıma son noktayı koyuyorum.

Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle. Esen kalın…

05
Şub
11

İnsanlar Alemine Merhaba

Memelilerden, iki eli olan, iki ayağının üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlıdır insan. Hayat sahnesinde üzerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Altı milyar nüfusu üzerinde barındıran dünyayı mesken tutmuşlardır. Bakmayın mesken tutmuşlardır dediğime. Bu hususta seçim şansı onlara sunulmamış. En azından önümüzdeki yüz yıl için. Varlıklarının özü topraktan gelen bu yaşam formu geri dönüşüm nizamnamesine göre yokoluşlarında da toprağa çevrilirler. Aç karınlarını doyurmak üzere güdülenmiş bir gidişata havidir yaşamları. Hayata gözlerini açarken ağlayan tek yaşam türüdür. Zaten bu son ağlayışlarıda olmaz. Dünyaya ilk ayak bastıklarında sadece iki kişiden oluşan insangiller, zamanla hastalıklı bir gen gibi çoğalıp koca gezegeni istila etmiştir. Sonrası zaten malumunuz…  Sosyal bir varlık olan insan, yaşadığı süre zarfı içerisinde çevresindeki diğer insanlarla etkileşim içerisinde olur. Arkadaşlıklar kurar. Aşık olur. Nefret eder. Yaradılışının özüne olan merakı ve hayranlığı onu inanç düsturuyla bütünleştirir. Ve tabi en büyük baş belası hayal edebilmek…  Bu beş kavram insanların hayatlarına şekil veren temel unsurlardır. Dostluk, aşk, nefret, inanç ve hayal… Tabi bu noktada unutulmaması gereken şey insanların ne kadar tehlikeli olabilecekleridir. Sözün kısası önümüzdeki beş hafta süresince, insanoğlunun hayatına şekil veren bu beş kavramı ve bizler üzerindeki etkilerini elimden geldiğince anlatacağım. Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle, esen kalın…

12
Ara
10

Sıcak Şarap

“Bu sene havalar güzel gidiyor, ohh mis” nidalarını yükseltmiştim iki gün önce evdekilere. Nasıl bir ertesi günün bizi beklediğinden haberim yoktu tabiki… Tüm gün boyunca aralıksız yağan bir yağmur. Toprak kokusunu özlemişiz dedim bu sefer. Hay demez olaydım… Bu defada karla uyandık. Madem havalar fena bozdu. Madem yer gök beyaz bugün. Bu tek düzeliğe biraz renk katmak gerek diye düşündüm. Bilmem hoşunuza gider mi ama ben sıcak şaraba (baharatlı şarap) bayılırım. Pek huyum değildir lakin  bu günün görselliğine esir düştüm ve bu zalimliği yapıyorum. Size bir sıcak şarap tarifi sunuyorum.


Malzemeler:

-Bir şişe şarap(0.7)

-Votka (0.35)

-1 adet kabuk tarçın

-1 adet kabuk vanilya

-1 adet zencefil (tercihe bağlı)

-2  adet muskat (tercihe bağlı)

-8 adet karanfil

-1 su bardağı şeker

Tarif:

Şarabı ve votkayı bir tencereye boşaltın. Ardından şekeri ilave edin. Kullanmak istediğiniz malzemeleri de ekledikten sonra kısık ateşte karıştırarak ısıtmaya başlayın. Şarabı ısıtırken kaynamamasına dikkat etmelisiniz. Yeterli ısıya ulaştığında şarabı ocaktan alıp biraz dinlendirin. Baharatların kokusunun iyice karışıma geçtiğinden emin olun. Şarabı bir tülbent yardımıyla süzerek başka bir tencereye alın. Tekrar ocakta istenilen sıcaklığa ulaşana kadar ısıtın ve servis yapın. Eğer isterseniz meyve kabukları da kullanabilirsiniz. Elma kabuğu, portakal veya limon da olabilir. Kimi tariflerde acı badem de kullanılabiliyor. Hangi malzemeleri ve ne miktarda kullanacağınız tamamen sizin zevkinize ve yaratıcılığınıza kalmış.

Haa bu arada, sıcak şarabın yanına yine ev yapımı bisküvi yada kurabiyeler hazırlarsanız çok daha güzel bir ortam sağlarsınız. Geriye sadece şömine önünde oturup güzel bir sohbet eşliğinde içkinizi yudumlamak kalıyor. Şömineli bir ortam bulamazsanız da canınız sağ olsun. Sizden kıymetli mi…

06
Ara
10

Sosyal paylaşım ağlarındaki tepki düsturu

Bu gün internette dolaşırken birçok sitede tuhaf bir durumla karşılaştım. İnternet sanki panayır yerine dönmüştü.  Her köşe başında bir çizgi kahramanla karşılaşıp durdum gün boyu. Bir noktadan sonra ne yahu bu olayın özü deyip birkaç arkadaşıma sordum durumu. Çocuk istismarına karşı bir tepki olarak sanal paylaşım sitelerinde ve benzeri olan birçok internet sayfasında mevcut bulunan profillerine en sevdikleri çizgi kahramanların resmini koymakmış olay. Daha öncede benzeri birçok olay yaşanmıştı. Göğüs kanserine karşı farkındalık belirtmek maksadıyla iç giyim malzemelerinin renkleri ifade edilmiş, yine bir kanser türüne karşı farkındalık belirtmek amacıyla kırmızı giyinilmesi düşüncesi türetilmişti. Bunları saydım çünkü bu sıraladıklarım akla yatkın olan ve uzun bir süre gerek internette gerekse medya organlarında devamlılık arz etmiş bulunan sivil hareketlerdi. Ancak olay gittikçe farklı bir boyut almaya başlıyor artık. Yaşanılan hastalıklar yada maruz kalınan durumlar karşısında birer tepki olması gereken bu sivil hareketler, gittikçe birer tepkisizliğe dönüşmeye başlıyor. Diyebilirsiniz ki ne alaka… Şöyle açıklayayım; Bu tür durumlarda bir tepki olması gereken aynı eylemler bir yerden sonra ‘hoop koy profiline bir resim tepki göster’e dönüşmeye başlıyor. Çocuk istismarına karşı olan insanlarımız bu durumdan gerçekten rahatsızsalarsa neden bu rahatsızlıklarını internet üzerinden bir resim paylaşarak gösteriyorlar? Bizim ülkemizde çocuk esirgeme kurumu isimli kuruluşlar var. GÜNÜ BİRLİK profile yerleştirilen bir resimden çok daha etkili olmaz mı sizce o kurumlara yapılacak olan bir ziyaret. Ha derseniz ki  ismi lazım değil bir sosyal paylaşım ağında bu konuya dair bir buluşma etkinliği başlığı açıp, kendi çapımızda bu olaya katkı sağlayalım, amenna. Sivil hareket sizce de böyle bir şey mi? Yada gelişen çağda böyle olması gerekiyor da ben mi gereksiz tepki gösteriyorum?

17
Eki
10

İtiraf

Bir bilse insan

Bu yakarışlar hatta yalvarışlar…

Neden, niye ?

Onca yapılan haksızlıklar hatta umursamazlıklar…

Neye, kime ?

Sen yine bir kadeh şarabın kokusunda şarhoşluğunu yaşarken

Pencerelerin ardında camı buğulanan neden hep ben.

Değişen ne söyle bana.

Sen, hala aynı çocuk.

Söyle bana…

Neden dizlerini göğsüne dayıyorsun hala.

İçinde kalan son bahaneleri söyle.

Sen çocuk. Söyle …. Haykırırcasına!

Arkanda seni takip eden ne var?

Cümlelerinin ardından gelen giz ne?

Neyden, kimden korkuyorsun?

Sen çocuk, söyle bana!

Benmiyim seni korkutan?

En güzel çağlarını karanlığa boyayan…

İçindeki ruh çoktan çürüdü bu bedenin.

İçime bu saman yığınını dolduransa senin ellerin.

Sen çocuk, sorularımın cevaplarını ver bana.

Unuttum dediklerin gecenin bir yarısı seni bulduğunda,

İşte tekrar aynı oyun sahnede.

Bir hayalbazın trajedisi bu çocuk.

Hadi şimdi söyle bana…

Bir kere ölmüş olanı tekrar öldüremezsin de.

İçimde aç gözlerini.

İtiraf et çocuk.

Sende sevmiştin beni…




Zaman Dilimi Göstergeci

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

bize ulaşın

camcerceve@gmail.com

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.