'Deneme' kategorisi için arşiv

15
Tem
11

Kendini Hatırladın mı Bu Aralar?

Canın mı sıkkın? Keyfin mi yok? Hmm…Dur bakalım neler yapabiliriz…

En son ne zaman vakit ayırdın kendine? bugün mü? Dizi seyrettin mi hiç son zamanlarda? Kitap okudun mu? Hadi hepsini salla boş boş televizyon seyrettin mi kendi kendine?

Bugün yaptın belki de hepsini. Ee ne var bunda değil mi? Peki kendi varlığını hissettin mi bunları yaparken? Senin yanında, senin en iyi dostun olması gereken insanı, benliğini hissettin mi?

Bu bir asosyallik veya bencillik manifestosu değil. Ayn Rand’a kadar gideriz kanıtlamak gerekirse ama anladın sen beni.

Koşuşturmaktan, dertlerden tasalardan kendinin nasıl birisi olduğunu, ne kadar keyifli, ne kadar eğlenceli, aslında ne kadar senin kafa dengin olduğunu unuttun belki de. Sadece sen değil milyonlarca insan da bu klubün üyesi. “Benliğini Unutanlar”. Afilli isim oldu di mi breh breh.

Bak şimdi ne yapalım biliyo musun? Bi yüzünü yıka ya da bi çay koy kendine. Ne bileyim yapmaktan mutlu olduğun bi anı yaşat kendine ve sadece kendin için. Sonra geç karşına halini hatırını sor. Belki bi özür dilersin onu aklından çıkardığın, unuttuğun için. Al Karşına harbi harbi konuş. O da sana yapılacak en hakiki dostluğu gösterecek. Sıkıntını giderecek, tavsiye verecek veya içini rahatlatacak unuttuğun bir dostunu hatırlaman şerefine. Emin ol çok daha farkında olacaksın herşeyin, daha keyifli hale gelecek hayat.

Kendini ihmal etme! Çünkü kendini ihmal edersen etrafındakilere hakettiği değeri veremezsin. Yanyana 24 saatini beraber geçirdiğin insanı bile ihmal ediyorsan diğerlerini, sevdiklerini düşünmeye, gerçek anlamda düşünmeye imkanın olmaz.

Hayatı sevmek, etrafını sevmek, sorunlarını halledebilmek için işe kendinle tekrar samimi olmaktan başla.

Şimdilik kal sağlıcakla.
Ben kaçtım,
kendime verilmiş bi randevum var;)

18
Mar
11

basit bir kelime olsa da yükü ağırdır cümle içinde dostluğun.

Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?
Sen ki, dört duvar arasında mayalanmışız birlikte.
Üç hoş kelam edipte dindirmek dururken figanımı
Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?

Orkun DAĞLAROĞLU

 

Bu günlerde her şey zor. Yaşamak, öğrenmek, çalışmak hatta ölmek bile… Dışarı çıktığınızda gideceğiniz yere sizi yönlendirecek yol tabelaları bile zorlaştırır hale geldi hayatlarımızı. Bilgi çağında yaşıyoruz. İnternetten alışveriş yaparak hayatımızı kolaylaştırırken yine internet üzerinde dolandırılarak hayatımız mahvedilebiliyor. Daha sonrada kifayetsiz kalan haykırışlar sonuçsuz kalan ağıtlara dönüşüyor. Bizlere, sanki kendilerinden büyük ödünler vererek hizmet sunuyorlarmış gibi gösteripte sayfalar dolusu sözleşmeyi kucağımıza ittiren iletişim şirketlerine ne demeli ? İş sözleşmenin iptaline geldiğinde vakti zamanında başlatmış olduğumuz sözüm ona dostluk bir anda ödenmesi gereken diyete dönüşüyor. Yani ticarete. İşte bu andan sonra kumarhanedeki müşteriler olduğumuzu anlıyoruz. Kasa hep kazanır!

Şimdi diyeceksiniz ki bunun ne alakası var dostluk la? Çok benzeşen iki konudur dostlukla ticaret. İkisinde de bir şeyler alıp verirsiniz. Ticarette hizmet yada mal karşılığı ücrettir alınıp verilen. Dostluktaysa hoş sohbet ve dert ortaklığı karşılığı verilen ödünler. Çok mu materyalist bir yaklaşım oldu? Aslında bu soruyu üniversiteyi ailesinin yanından ayrılıp başka şehirlerde okumuş olan arkadaşlarımıza sormak gerekir. Yurtta geçirilen ilk senenin ardından (alışma evresi) eve çıkmak için arkadaş arama uğraşları… İşte size dostluğun ticarete dönüştüğü ilk an. Bu noktada ödünlerin yanına fazladan eklenen birde zorunluluklar gelir. Hele ki ev arkadaşlarınızla (arkadaşınızla) aynı bölümde okumuyor iseniz hepten duman altı… Eve çağırılan diğer arkadaşlar (diğer bir bakış açısıyla misafir olarakta tanımlanabilir), ev içi ortak harcamalar, kira ödemeleri, aidat ve fatura giderleri… uzarda uzar bu liste. İşte bu noktada mühim olan husus ev arkadaşınızla aranızdaki dostluk bağıdır. Aranızdaki dostluk ilişkisi ticarete mi benzemeli yoksa ticaret mi olmalı ?

“Hadi be oradan sen hiç dost edinmemişsin demek ki!” Evet buda bana yöneltebileceğiniz tepkilerden biri olabilir. Halbuki bir bilseniz ne muazzam dostluklara havi bu beden. Şimdiye kadar anlattıklarım günümüz dostluklarının genel yapısı. Lise döneminin sonu itibariyle dostluk kavramı ne kadar üzücüdür ki tekrar şekilleniyor insan zihninde. Üniversite hayatıyla birlikte de çıkar ilişkisi halini alıyor maalesef. Çevre edinme maksadı, vize final dönemi not bulma telaşı, borç para için yolunabilecek kaz (sahte dost ayakları) vesaire. Kısacası kazık yedikçe değişiyor tanımlamalar. Bu birkaç sene içerisinde kendisine bir çekirdek kadro oluşturabilen kişilerse son tanımlarına ulaşabiliyor. Tabi dört beş sene aynı evde bir tastan çorba içip de (ne bekliyordunuz bonfile mi?) son sene sen şunu yaptın bunu dedin bana nanik yaptın hüleeeaan nidalarıda yükselebiliyor. Naparsınız mukadderat! (Not: Sırf bu yüzden paraya kıyıp tek başına eve çıkmış cebi boş ama aklı hür insanlar mevcuttur. Buda bir gerçek)

Halbuki gerçek dostluklarda üçün beşin olmadı onbeşin lafı edilmez. Bilinir ki o dosttur. Onun için değer. Aç yatılır ama aç bırakılmaz. Bugün sana yarın bana hesabı ki hiç yapılmaz! Üzüntüsü kederi oldu mu hemen kurulur bir çilingir sofrası. Keza masada lüfer aranmaz. Harc edilir peynir rakıya. Ondada kim kaç dilim yedi sorulmaz. Dert dağıtılır, yüzlere gülümsemeler yerleşir ardınca. Koltuk aralarına kaçmış bozuk paralar toplandıktan sonra birde işkembe içmeye gidilir sabahın üçünde. Ondada para yetişmez. Bu seferde çorbacıyla pazarlık yetişir imdada. Doğum gününde hediye olarak verilen yüz gram keçi boynuzudur bazen. Yada sevgilisinde ayrıldığında hiç söz etmeden iki bira kapıp çökmektir kaldırıma beraber. Türevi artarda artar anlatılabileceklerin. Yeterki azda olsa varolsun bunları paylaşabilecek nefes sayısı. Demem o ki sevgili dostlar, kazanımların değerini bilerek yaşamak gerek. Kadehimi en değerli varlıklarımızdan olan dostlarımıza kaldırarak yazıma son noktayı koyuyorum.

Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle. Esen kalın…

01
Kas
10

Keyif,


Keyif, ne güzel bir kelime benim favorilerimden,kutlama mesajlarımın baştacı doğum günün dilediğince,keyfince olsun gibi…Hiç düşündünüz mü hoşnut olduğunuz şeyleri etrafınızdaki olup biteni,elinizdekileri veya yapabildiklerinizi fazla dillendirmediğiniz hatta aklınızdan bile geçirmediğiniz için keyif alıp almadığınız noktasını ıskalıyorsunuz.Sıkılma dediğimiz durumda bu ıskalamalar sürekli hale geldiğinde oluşuyor.Anı yakalamak ve hayattan keyif almak noktası da burda başlıyor yani keyif aldığınız anı bilmek ve tadına varmak noktasında bu okul bitirmek,eve dönüş,yeni bir işe başlamak haftasonu gezmesi bir çiçek almak ve daha önemlisi onu götüreceğiniz birinin olması ve götürdüğünüzde duyduğunuz haz olabilir bir düşünün bu konuya kafa yormaya değmez mi?,,

This slideshow requires JavaScript.

27
Nis
10

Adressiz gemilere yolcu olmak,

Hayat deneyenlerin ”DE-NE-YEN-LE-RİN” hayatıdır,duyulmuştur söylenmiştir.Ne kadar basit cümleyi kurmak,dile getirmek,Korkak olma,KORKAK OLMA,duyarsınız herzaman,DENE,YAP,yüzmeyi öğrendiğinizi hatırlayın,kulağınızdaki ses şu”ATLA”ve sonrası deneyenlerden oluşunuzun en sıradan örneği,ya birilerinin hikayelerini dinleyerek büyürsünüz,ya da birileri sizinkileri dinliyordur,

Ertelemeler,caydırmalar,sorgulamalar,denememizi engeller,bir hobi,meslek seçimi,karşındaki insanla iletişim,,karşında olanı yanında olana dönüştürme çabanızda, deneyenler hayatı yaşayanlardır,bir hobi edindiğinizde ne olursa olsun keyif aldığınız bir olaysa istiyorsanız yapmayı,sorgulayanlara kulak asmazsınız, çünkü siz sorgulamıyorsunuzdur,Zaten denemenin hazzı da burda başlıyordur,balık beslersiniz odanız da iki saksı vardır küçük çiçekler renklendiriyordur ortamı ya da deli bir kuş sessizliği kırıyordur cıvıltısıyla, ya da evden uzaklaşmak hobinizdir yeni yerlerin keşfi engelleri düşündünüz şu an ‘para nerde diyenleri duyuyor gibi oldum’ ama olay parasızlık değil,denemeye başlamamış olmak,

ne diyebilirim ki,arabam yok ya da milyonlarım züğürt sayılırım belki ama her gittiğim gördüğüm yere zorunluluktan değil deneme isteğinden de gittiğim keşfettiğim oldu…

26
Nis
10

kırılma

Başlığa aldanıp hüzünlü bir yazı beklemeyin.Kırılmadan kasıt hayatımıza farklı yönler veren değiştiren,rutin gidişine dur !!!deyip hızlandıran ya da yavaşlatan olaylar.

Farkındayız ya da değiliz öyle anlar olur ki size apayrı bir kapı açar,bunu okul kazanıp farklı bir şehre gitmek ya da hediye alınmış güzel bir arabanın uyardığı duygularla da karıştırmayın sakın,,örneğin bir öğretmen olabilir küçüklüğünüzden hiçbir uzmanlığı olmadığı halde omzunuza dokunur gözlerinize bakar ve o küçücük çocuğa size sana sen şu dalda etkilisin resim,müzik,matematik,hafıza,yazı,,vs üstüne düş der,o an bir kırılma noktasıdır,yok bu çok basite indirgemek oldu bu ve benzeri bir durumla karşılaşmış olmanız olası, ancak asıl anlatmak istediğim daha zor ve farketmesi zaman alacak türden bazen bir arkadaşınız sizi uyarır,şaşırtır,algılarınıza farklı bir açı kazandırır,çok basit uyarılardır çoğu zaman mesele onu dikkate almak,bazen bir haber bazen yakınınızda birinin ani vefatı ve o boşlukta kurtulmak için hiç beklenmeyeni yapmanıza sebep olan anlar,benim tasarım adına bir bölümde yeralıyor olmamın sebebi bir arkadaşımın yanında sıkıldığım bir an odasındaki vantilatörü çizmem ve beni NEDEN!!! güzel sanatlar sınavına girmiyorsun diye uyarışıyla başlayan bir süreçtir.

anlatmak istediğim,size doğrunuzu yanlışınızı şaşırttıran o dakika kırılma anınız,dilerim hatırlattığı ,size çağrıştırdığı bu anlar hep olumlu yönde ve doğru kararlar almanıza sebep olan anlardır 

06
Nis
10

Biz bu olmalıydık

 

Beklememiştim o gün,olağan bir gündü işte..Tıpkı birbirini kovalayan tüm günler gibi.Yürüyüşe çıkmıştım ve hava dingin bir o kadar da vahşiydi aslında ,sanki tutkularının esiri olmuşcasına bir haykırış içindeydi.Çiğ damlacıkları tıpkı bir camdan küre gibiydi bindiği her dalın her çiçeğin her yaprağın rengini ahengini alıyordu resmen..Biz bu olmalıydık dedim içimden.
 Bir an için olsun düşüncelerimden sıyrılıp önüme bakabildim bu çok dehşet verici birşeydi çünkü daha önce hiç görmediğim renge bürünmüştü çiğ tanecikleri kırmızı..Bu kırmızı nerden tanıdık geliyordu dedim bir an durup kendime ve anladım aslında çokta yabancı değildim o kırmızı taneciklere..Önümde yere yığılmış başından yağmurun da şiddetli etkisiyle çiğ tanecikleri akmaktaydı ondan.. O mu ?Sakın sorma bilmiyorum..Sarmaya çalıştım yarasını ama sanırım son anda denk gelmiştim ona..Belki dedim belki o kadar kendime dalmasaydım şimdilerde önümde duran bu koca adamın farkına varıp onu hayatta kılabilirdim..Ve o an anladım can veren sadece o değildi benim özümdü..
12
Mar
10

90′lı yılların cazibesi

  

    Doksanlı yıllar ve o güzel cazibesi. Hatırlarmısınız o yılları ? Hani çoğumuzun evinde daha internetin olmadığı, olanların ise çevirmeli ağla bağlanıp sabaha kadar MIRC ve Zurna’da muhabbetin belini kırarken, telefon faturası geldiğinde “baba söz bidaha olmayacak inan bak” gibi cümleler sarfetmesinin olağan olduğu zamanlar. Eh olmayanlarımız daha mı şanslıydılar bilemem ama pazar gecesi sendromunu yaşayanlarımız onlardı. Hangi şehirde hangi cinsiyetten olursanız olun bu değişmezdi. Sıralamada ufak değişiklikler olsada genel itibari ile aile efradı ile akşam yemeği yenir sonra anne zoru ile banyo yapılırdı ve arkasından ailecek televizyon başına geçilerek “Bizimkiler” izlenirdi.  Ve işte pazar gecesi sendromuna yakalanılan nokta bizimkilerin ardından o harkülade jenerik müziği ile “Parliament Pazar Gecesi Sinema Klübü”. (Hatırlamayanlarımız yada hatrlayıpta tekrar dinlemek isteyenlerimiz için işte o şarkının sahibi ve adı: Karla Bonoff – All My Life) Eğer okul ödevleri cuma günü okuldan eve gelinince dergap yapılmış ve anneye sırnaşıklıkta sınır tanımaz bir anlayış içerisinde olunursa televizyon karşısında eğlenceli olduğu kadar kabus dolu bi iki saat daha geçirilirdi. Çünkü ertesi gün yeni bir okul haftasının ilk günüdür ve muhtemelen resim dersinin ödevini yapmayı unutmuş olurdunuz. Bütün o endişeye rağmen bir çırpıda patlamış mısırınızı eğer kış aylarındaysanız kestanenizi silip süpürür filminizi izlerdiniz. Burada unutulmaması gereken şey bir sonraki hafta aynı tekrarı usanmadan yapmak istiyorsanız (ki yapabiliceğiniz en eğlenceli şey budur) yatmadan önce sütünüzü içip dişlerinizi fırçalamanız. Yoksa bir sonraki hafta cezalı olup geceyi erken kapatmanız muhtemeldir.
   Belkide bizler son şanslı kuşağız. Doksanlı yılları ikinci yarısındada olsa yakalayabildik. Binalar ve otoparklar arasına sıkışmış bir cocukluktan birkaç sene beride kalarak, sivrisinekler uzak dursun diye mahalle aralarına sıkılan o beyaz dumanın arkasından koşabildik. Son “Susam Sokağı” çocuklarıydık belkide. Doksanlı yılların sonunda BBC’nin o korkunç marslı canavarları istila etti tabi Susam Sokağı’nın yerini. Tinky-Winky, Laa-Laa, Po ve Dipsy duraksız olarak merhaba iyi günler ve hoşçakalın derken sanırım çoğu çocuğun şizofreniyle o erken yaşında tanışmasına sebep oldu. Amaçsızca oraya buraya koşturup aynı sözcükleri ve işi devamlı tekrarlayan bu canavarcıklar bünyelerde bir nevi hipnoz etkisi yaparken, absürd bir şekilde devamlı sarılan cinsiyetsiz teletabiler şahsen bende sadece bir kez izlemiş olmama rağmen korku ve tiksinti arasında muallakta kalmış bir ifadeye bürünmeme sebep olmuştu. Halbuki Susam sokağı’nın en korkunç karakteri Kurabiye Canavarı bizlere kurabiye ve sütü sevdirmiş, Edi ve Büdü akıllarımızda dostluk anlayışının ilk temellerini oluşturmuştu. Şahsen ben çevreyi kirletmemem gerektiğinide Kurbağa Kermitten öğrenmiştim.
   Sadece çocuklar değil aslında konu. Gerek televizyon ve yayıncılık anlayışı olsun gerekse sanat açısından çok daha güzeldi o yıllar. Düşünsenize Yonca Evcimik’in “Ballı lokma tatlısı aman hadi hayırlısı” dönemleri. Televizyonda gerçekten izlemeye değecek yapımların olduğu dönemler. Daha “Aşk-ı Memnu” ve “Yaprak Dökümü” romanları dizi haline getirilip reyting uğruna mahvedilmemişlerdi. Ozamanlar televizyonda “Süper Baba”, “Mahallenin Muhtarları”, “Perihan Abla”, “Yazlıkçılar”, “Şehnaz Tango”, “Alf”, “Bizim Ev (Full House)”, Bizimkiler ve daha birçok güzel yapım vardı. Belkide o dönemlerde televizyonculuk reyting=rant anlamına mukabil değildi.
   Heleki televizyon hayatımıza şifreli yayının ilk girdiği o dönem unutulmazlar arasındadır. Bir vuku çıkarıpta kapı komşunuzun çocuğunu hırpalamak için en büyük bahanemizdi o dekoderler. Ama dekoder olmadan yayın şifresinin çözülebildiği söylentisinin yayılması çok daha hoş anlatılara yol açmıştı. “Ortak aynaya deodorant sıkıp televizyona o aynadan bakıyormuşsun şifre kalkıyormuş.” Ancak bu yöntemlerin en enteresanı amuda kalkarak şifreli yayını çözme girişimleri olmuştur. “-Oğlum amuda kalkıyromuşsun şifre çözülüyormuş. =Hadi be ordan, deodorant dedin denedik bi cacık çıkmadı. Şimdide amuda kalk diyosun, olmadı bide şıpagat çekiyim. -Ortak yok valla bu işe yarıyormuş. Hani bu göz retinası herşeyi tersten algılıyormuş ya, amuda kalkınca zaten herşey tersine dönüyor. Gerisini retina hallediyor işte anlasana be oğlum.” Tabi bide işi inada bindirip “şifrelide olsa izlerim ben bunu” tabiatı vardı. İşte bu noktada bazı vatan evlatları sınırları aşıp şifreli yayının alt yazısını çözmeyi başarmıştır. Söz konusu inatsa gerisi fasa fiso. “-Ortak bu gece bizdeyiz. Kanıtlıyacağım sana şifreyi çözdüğümü. = Tamam ulan. Ama bak çözemezsen bi tüp çokella alırsın bana. -Tamam oğlum sorun değil.” Tabi bu işin gece yapılmasının asıl sebebi doksanlı yıllarda kırmızı nokta günümüzde ise +18 olarak tanımlanan yayın akışının başlamasıdır. “-Oh lan yattı bizimkiler sonunda. Bir ara hiç gitmicekler odadan sandım. =Tamam hadi göster şunu. -Ortak sadece alt yazıyı çözebiliyorum. Ama Çinde bi adam varmış o tamamen kaldırıomuş şifreyi.  =Tamam hadi bırak dırdırı icraat görelim.” Biraz bekleyişin ardından azmeden vatan evladı şifreli yayının alt yazılarını çözdüğünü kanıtlar. “Ortak diyoki ‘Akşam kocam evde olmayacak. Erken gel. Şampanyayı ve çileği unutma.’ Dur lan bu geçen bölümdü ya. Tüh lan tekrarıymış bu.”
   Sanata ve sanatçıya verilen değer yerindemiydi peki ? Hayır, ancak günümüzdekinden daha iyi bir noktada olduğu kesin. En azından her gün yeni bir şarkıcı çıkıp ben sanatçıyım diye bağırmıyordu. Sanatın bir tarifi mevcuttu. Ülkü Ünal denildiğinde “Evet müthiş bir sanatçı.” denilmesede, “Evet adını duymuştum. Ressamdı sanırım.” denilir, sanat ve sanatçılık sadece şarkılardan ibaretmiş gibi dillendirilmezdi. TRT’de ki kıvırcık saçlı ressam amcanın isminin “Bob Ross” olduğunu bilmezdik belki ama sanki başta bişeye benzemeyecekmiş gibi duran resimleri birer şahesere dönüştürüşünü birçoğumuz hayranlıkla izlerdik. Oğuz Aral’ın Avanak Avni’si ve “Huysuz İhtiyar”ını, heleki Aziz Nesin’in hikayelerini okumadan mizah anlayışını tanımlamak pekte mümkün değildir sanırım. Tabi bide doksanlı yıllarda başlayan bir efsane karikatür serisi vardır. Mehmet Çağçağ’ın “Daral ve Timsah”ı. Diğer isimleriyle “Tripanazomigambiyetsizler”. Her nekadar serinin amacı Mehmet Çağçağ’ın amacına tam olarak ulaşmasada bizler tarafından çok sevilmiş, arkadaş çevresinin itina ile gözlerine sokularakta sevdirilmiştir. Bize Daral’ı anlatmak sevdirmek istesede birçoğumuz Timsah’ı sevmiştik. Tamam doğruyu söyleyelim Timsah’ın maceralarını sevmiştik. O vurdum duymaz, utanmaz ve edepten bi okadar uzak hali “Ulan be ahh” nidalarının yanı sıra kahkahalarıda yükseltmiştir.
    Şimdiki kuşaklar bizden daha şanslılarmı bilemem. Ama yozlaşmaya bizden daha yakınlar. 2000′li yıllarda başlayan “Avrupa Yakası” dizisi ile bir “hebede hübede” gençliği türedi. Aslında bu durumu sadece o diziye yıkmak haksızlık olur. Zaten var olan bir kesimin konuşma şeklinin eleştirisi olmuştu dizideki replikler. Ancak şu unutuldu ki bizim halkımız eleştiriyi pek sever ve sevmeklede kalmaz hemen uygular. Tabi haliyle ailelerinin bile telafuzlarını çözümleyemediği ‘o’ ve ‘u’ harflerinin uzatılarak şekillendirilmesi ve yer yer ‘a’ harfinin ‘ı’ harfine dönüştürüldüğü bir konuşmaya yani “hebede hübede” lisanına sahip gençliğimiz Yeni Bin Yıl da bizlere merhaba dedi. Daha o yıllarla ilgili anlatılabilecek okadar çok şey varki….
   Malesef 2000li yıllardaki yeni gençliğimiz hızlı bir yabancılaştırma dayatmasına maruz kalırken kendi kültürlerinide ayakta tutmak durumundalar. Yaparlarmı açıkcası onuda kestiremiyorum. Ancak günümüz çağının nimetlerinden faydalanırken, kendilerini “Gerçek Zamanlı Rol Yapma Oyunları”na kaptırmak yerine, öncekilerden onlara kalmış miraslara göz atmak için bu alet edavatı kullanırlar ise (Yani oturduğun sandalyeden kaba etini bile kaldırmadan internete girip biraz araştıracaksın. Kütüphaneler tarih oldu şanslısınız. Yorulmaya son!) sanırım çok şey kazanırlar ve tabi kazandırırlar. Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle. Sevgiyle kalın…

13
Şub
10

1.BÖLÜM

Üşüyordu. Üşüyordu ama zorla da olsa yürümeye devam ediyordu. Niye yürüdüğünü de bilmiyordu sadece yürümesi gerektiğini düşünüyordu. Bu lanet yerden bir an önce kurtulması gerekiyordu. Gücü yavaş yavaş tükeniyor, ayaklarını hissetmiyordu. Artık ellerini de hissetmemeye başlamıştı. Yüzüne soğuk, keskin rüzgârla birlikte kar tanecikleri çarpıyordu ve önündeki sonsuz beyaz örtü ona geçit vermemeye çalışıyordu. Bir an duraksadı. Artık gücü kalmamıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Buna engel olamadı. Düşünmeye başlamıştı, kaç saattir buradaydı, daha önemlisi neden buradaydı? Üzerinde dizlerinin üzerinde durduğu kar kadar beyaz bir mont altında da aynı renk kalın bir pantolon vardı. Bu kadar yoğun bir karda bu kıyafetlerle fark edilmesi hemen hemen imkânsızdı. Neden üzerinde böyle kıyafetler olduğunu da hatırlamıyordu. Çıldırmak üzereydi. Fiziksel olarak bitkin düşmüştü ama şimdi zihni de karmakarışıktı. Bir anda başında dayanılmaz bir ağrı hissetti. Aynı acıdan vücudunun birkaç yerinde daha hissediyordu.”Bu baş belası ağrılar da nerden çıktı?” diye düşündü. Sanki saatlerce dayak yemişti ve bu ağrılara bakılırsa vücudunda morluklar da olmalıydı. Ama bakmak için çaba harcayacak hali dahi yoktu. İlk zamanlar birinin onu bulmasını beklemişti. Ama artık zamanı da yoktu. Yaşam ümidi yavaş yavaş tükeniyordu. Neler olduğunu bilmeden ölecekti. Şimdi burada ölmeyi istemiyordu. “En azından bu lanet yerden kurtulana kadar yaşamalıyım” diyordu kendi kendine. Etrafına son bir defa baktı. Karla kaplanmış binlerce ağaç silueti görüyordu sadece. Önündeki dar patika sanki hiç ayak basılmamış gibi düzgün bir kar yığınıyla kaplıydı. Kar o kadar hızlı yağıyordu ki kendi ayak izleri bile şimdiden kaybolmuştu. Başını havaya kaldırdı. Gri bir gökyüzü ve yüzüne hızla çarpan beyaz meretlerden başka bir şey yoktu. Derken diğerlerinden çok daha şiddetli bir ağrı saplandı kafasına. Kafasını öne eğdi. Önündeki bembeyaz manzara yavaş yavaş kararıyordu. Hiçbir şey düşünemiyor ve hissedemiyordu. Sonunda soğuğa ve acıya saatlerce direnen vücudu engel olunamaz biçimde karların üzerine seriliverdi.

DEVAMI GELECEK(DAHA SONRA TARAFIMDAN GENİŞLETİLEREK DÜZENLENEBİLİR)…

M.CİHAN DEMİR

http://twitter.com/mcihandemir

 

29
Oca
10

suyun altı

Daha çok küçüktü ellerim. Yeni yeniydi yürümeyi ögrenişim. Büyüdüm, büyümek zorunda bıraktılar. Suyun altında ne kadar nefes almadan kalabilirim ? Ya suyun altında kalacaktım ya da büyüyecektim. Duymuyorum artık uğultuları. Suyun altında maviden başka bir renk yok. Hissetmiyorum artık acıyı. Oysa ki bana ölümün acı ve soğuk olduğunu söylediler. Ölmek için büyüdüğümüzü hep sakladılar benden. Aldılar. Herşeyimi aldılar. Sonsuzluğun nasıl olduğunu söylemediler. Bilemediler. Ölüm bu kadar huzur verici miydi? Bu kadar ılık mıydı ? Onlar arkamdan iniltili biçimde ağlarlarken, bu sefer ben gülüyor olacağım. Sizler beni dünyada da rahat bırakmadınız. Uyutmadınız, zorla büyüttünüz. Kırmızı ışıklarda bile durmama izin vermediniz. Ne yapmam lazımdı. Neden bu kadar acı çektirdiniz, neden bu kadar soğuttunuz yüreğimi ve neden şimdi yoksunuz. Yoksunsunuz. Uyuyacağım, artık kimse uyandıramayacak. Büyümeyeceğim, emeklemek bana yetecek. İstediğim gibi gülüp kahkaha atacağım kimse çok güldün yeter demeyecek. Ölümü sevdim ben, sizden daha çok sevdim..

ilayda BİLGİN

01
Oca
10

yeni SENE

Hayat akan bir nehirse dipte  biriken akıntıda tertemiz olmuş taşlardan biri değilde ,o akıntıda yaşamayı başarmış bir kurbağa yavrusu olmayı dilerim,o suyla büyüyen o taşlara dokunan kendini o nehrin coşkusuna kaptıran onunla beslenen o kurbağa ve yeni yılda bakarsınız nehrin kenarına bir prenses gelir, hayat bu yeni süprizleri yaşamak için denemeli  o nehirde ne yapmak istiyoruz nelere açığız ve açız dipteki o taşlar gibi olursak geçip giden nehri seyrederiz akıntıya bırakırsak kendimizi seyredilenleri  yaşar o nehre yön bile verebiliriz




Zaman Dilimi Göstergeci

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

bize ulaşın

camcerceve@gmail.com

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.