Uzun zamandan sonra film izlemenin memnuniyetinin yanında,izlemek için seçtiğim filmin de ne kadar doğru olduğu memnuniyetimi bir kat daha arttırdı. Film,İngiltere Kralı 6. George’nin(Colin Firth) kekmelik sorununun çözümü için başvurduğu, bir konuşma terapisti olan Lionel Logue (Geoffrey Rush) ile yaşadıkları gerçek hikayeyi anlatıyor. 8. Edward’ın sevdiği bir kadınla evlenebilmesi için tahttan feragat etmesi,5. Gerorge’nin ölmesi ve 2.Dünya Savaşı’nın İngiltere adına patlak vermesi de filmin içerisinde muhteşem bir biçimde işlenmiş.1930′lu yılların İngiltere’sinin de fazlasıyla gerçekçi bir biçimde kompoze edilmesi de dikkatimden kaçmadı. Film yavaş bir biçimde ilerlediğinden ve ayrıntılar daha fazla irdelendiğinden Colin Firth ve Geoffrey Rush İkilisinin oyunculukları maksimum oranda dikkatleri çekiyor.Zaten Colin Firth’in bu filmle Altın Küre alması ve filmin 12 dalda oscara aday gösterilmesi galiba bunun en iyi kanıtı. Bu yüzden gerçekten mükemmel oyunculuk görmek isteyenler bu filmi kaçırmasın.Filmi izedikten sonra da vakit ayırarak google’dan Lionel Logue,6.George ve 8. Edward’ı arattırıp incelesinler.Şahsen beni etkiledi.Umarım sizi de etkiler…
'Genel' kategorisi için arşiv
The King’s Speech
Kişinin gündemi,
Herşey havada kalıyor sanki bu aralar tam birşeyleri tanımladım anlamlandırdım derken.Okudun dinledin,yaşadın gördün on yıl sonra işin aslı başkaydı oluyor bu aralar sıklıkla,maçımızı izliyoruz ağız tadıyla derken yalan dolan,siyaseti izliyoruz dün dündü bugün bugün denilebiliyor,dostluklar aile gelecek umut derken hayatta tutunmak için sebepler bizi bu komedya içinde mutlu ve güçlü kılmak için motive ediyor edebiliyor en güzel günler henüz yaşamadıklarımız, N. Hikmet’in de dediği gibi öncekiler de fena değildi.
90’larda Çocuk Olmak
20’li yaşlarda olduğumuz şu günlerde yetişkinliğe hazırlığın, ileride fazlasıyla kullanacağımız edinimleri kazanmanın peşindeyiz.21.yy ın değişen teknolojisi ve kültürüne ayak uydurmanın derdindeyiz. Çocukluk dönemlerimizi aşmış, artık kendi kararlarımızı vermemizin rahatlığı içindeyiz ve her geçen gün cebimize koyduğumuz şeylerle geleceğin dinamik toplumunu yaratmaya çalışıyoruz. Ama cebimizde çok daha öncelerde oraya yerleşmiş bir kazanımımız var.90’larda çocuk olmanın doğallığı,sıcaklığı,samimiyeti ve gerçekçiliği.
2000’li yılları yaşadığımız şu günlerde medyanın kendi inisiyatifi doğrultusunda bizleri güdümlemesi ve tek tip bir sürü toplumu haline getirmesi amacının geçmişteki toplum değerlerinin, geleneklerin,gerçekçiliğin en büyük düşmanı olduğunu kabul etmemiz gerekir.Teknolojinin,medyanın çocukların zihinlerini daha esir etmeyi başaramadığı son dönemdir 90’lar. Bu yüzden günümüzün gençleri olan bizler için 90’lı yılların çok büyük bir yeri ve önemi mevcut.
Bebekliğimizden sonra kendimizi yeni yeni fark etmeye başladığımız dönemde hayatımızdaki en önemli şey oyuncak,televizyonların yeni yeni özelleştiği dönemde ilgimizi en çok çeken şey ise çizgi filmlerdi.70’li ve 80’li yılların çocukluklarını yaşayan bizden yaşça büyükler gibi biz de kendi oyuncağımızı çoğunlukla kendimiz yaratır en basit bir nesneyle kendimizi hayal dünyasının içinde buluverirdik.Şimdinin internet kafelere kapanan çocukların aksine biz eğlenceyi sokaklarda,parklarda arkadaşlarımızda bulurduk. Saklambaç,yakartop vs. oynar,bisikletin deyim yerindeyse tepesinden inmezdik.Bizim için çok değerli bir oyuncak olan tasoları arkadaşlarımızla oynar,sahiplenmeyi ve paylaşımcılığı öğrenirdik.Çizgi filmlerde öğrendiğimiz replikleri arkadaşlarımıza söyler,hayal dünyası ile gerçek dünya arasında kendimizce bir bağ kurardık.Bütün bunlar ergenliğe girmeden önceki çocukluk hallerimizde zihnimizin bir köşesinde yer eden pozitif etkilerdi.Paylaşımcılık , eğlence,sosyalleşme gibi etkiler bizim o günlerdeki zihinsel gelişimimizin en iyi yardımcısı oluyordu.Şimdiki çocuklara baktığımda ise gelecekte de sürü psikolojisi altında kendi yollarının kendileri tarafından çizilemediği teknoloji ve medyanın adeta zombileştirdiği yetişkin adayları olarak görünüyorlar. Günümüzde medyanın başta çizgi filmler olmak üzere demin ifade ettiğim paylaşımcılık vs. unsurların aksine savaş, karşıdakine zarar verme,istedikleri şeyleri zor kullanarak elde edebilecekleri düşüncesinin pompalanması çocukların saldırgan, asi,paylaşımcılıktan uzak, bencil, egoist bireyler olmasına sebebiyet veriyor.Zaten teknolojinin günden güne çok hızlı bir biçimde değişimi kuşaklar arası yıl farklarının azalmasına yol açıyor.Bu da birbirine yakın yaştaki bireylerin bile kuşak çatışmasına sebebiyet veriyor.
Bir geçiş dönemi olmasından dolayı 90’larda çocuklar arasındaki iletişim kopukluklarının ilk sinyalleri görülmeye başlıyor.90’lı yıllaın ortalarından sonra yaygınlaşan atariyi, şimdinin bilgisayarının bireyler üzerinde yarattığı sanallaşma olgusunun başlangıç noktası olarak görebiliriz.Gameboy lar, sanal bebekler çocukları yavaş yavaş gerçekçilikten uzaklaştırmış onları sokaklardan alıp evlere mahkum etmiştir.Bu durumda en büyük sorumluluk ebeveynlere düşmüş,bilinçli aileler çocuklarının gerçek hayattan kopmasına izin vermemişlerdir.
Bugün bile hala 90’larda izlediğimiz çizgifilmleri ve programları (Pokemon, Hugo ve Tolga Abi,Teletubbies, He-Man,Power Rangers,Bugs Bunny,Road Runner,Digimon,Jetgiller, Şirinler vb.), oynadığımız oyunları (saklambaç,yakalambaç,bisklet yarışı,yerden yüksek,körebe,taso,futbolcu kartları vb.), yiyip içtiklerimizi (ağızda patlayan şekerler,yumiyum,meybuz,sulugöz ,sade gazoz,leblebi tozu,tipitip sakızları vb. ) sadece o zamana özgü şimdi kaybolan şeyleri (jeton,kaset),O günlerde yaptıklarımız ve yaşadığımız duyguları (kapıya tırmanmak,cumartesi sabahı sırf çizgi film izlemek için erkenden kalkmak,Pazar günü sendromuna girmek, sivrisinekler uzak dursun diye mahalle aralarına sıkılan o beyaz dumanın arkasından koşmak,annemizin ince ve bütün gücüyle bize bağıran sesine karşı “5dk daha” cevabını vermek) ve o dönemin popüler şarkıcılarını (Burak Kut,Hakan Peker,İzel,Barış Manço vb.) tekrar hatırladığım zaman çok karmaşık duyguların içine sürüklenirim hatta hüzünlenirim çünkü o güzel günler birdaha geri gelmeyecektir ve o çocukluk duygularımızı ömrümüz boyunca bir daha yaşayamayacağımızın bilinci hakimdir.O sıcaklığı doğallığı bundan sonraki nesillerin de yaşayabileceğine inanmıyorum.Bunun için 90’lı yıllar hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı insanları farklı duygulara sürükleyen bir dönemdir. Benim gibi 90’ların tadını doyasıya çıkaran tüm akranlarımın da böyle düşündüklerine eminim.
Bu yüzden o dönemi çocuk olarak geçiren bireylerin yani bizlerin şimdiki gibi teknolojinin ve medyanın elimizi kolumuzu bağlamadığı bir toplum ve bilinçli nesiller yetiştirmek için bu iki unsuru kendi pozitif amaçları doğrultusunda kullanmaları gerektiğine inanıyorum.
M. Cihan DEMİR
Algor Mortis
Yorgun göz kapatışlarını,
istemeden yok oluşlarını gördüm
Yok olur mu hayati farklılıkların
hikayesi bilindik ölümdü
Sen hiçbir zaman duymayacaksın
Yarın kıyamet kopacakmış deseler
Ölüme care bulurdun.
Kalabalıkların arasında kaybolmak, bende bıraktığın gibiyim işte…
Yok olmamız için erken değil miydi ?
Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?
Sen ki, dört duvar arasında mayalanmışız birlikte.
Üç hoş kelam edipte dindirmek dururken figanımı
Ey dost! Sen ki bilmez misin halim nicedir de sorarsın ahvalimi ?
Orkun DAĞLAROĞLU
Bu günlerde her şey zor. Yaşamak, öğrenmek, çalışmak hatta ölmek bile… Dışarı çıktığınızda gideceğiniz yere sizi yönlendirecek yol tabelaları bile zorlaştırır hale geldi hayatlarımızı. Bilgi çağında yaşıyoruz. İnternetten alışveriş yaparak hayatımızı kolaylaştırırken yine internet üzerinde dolandırılarak hayatımız mahvedilebiliyor. Daha sonrada kifayetsiz kalan haykırışlar sonuçsuz kalan ağıtlara dönüşüyor. Bizlere, sanki kendilerinden büyük ödünler vererek hizmet sunuyorlarmış gibi gösteripte sayfalar dolusu sözleşmeyi kucağımıza ittiren iletişim şirketlerine ne demeli ? İş sözleşmenin iptaline geldiğinde vakti zamanında başlatmış olduğumuz sözüm ona dostluk bir anda ödenmesi gereken diyete dönüşüyor. Yani ticarete. İşte bu andan sonra kumarhanedeki müşteriler olduğumuzu anlıyoruz. Kasa hep kazanır!
Şimdi diyeceksiniz ki bunun ne alakası var dostluk la? Çok benzeşen iki konudur dostlukla ticaret. İkisinde de bir şeyler alıp verirsiniz. Ticarette hizmet yada mal karşılığı ücrettir alınıp verilen. Dostluktaysa hoş sohbet ve dert ortaklığı karşılığı verilen ödünler. Çok mu materyalist bir yaklaşım oldu? Aslında bu soruyu üniversiteyi ailesinin yanından ayrılıp başka şehirlerde okumuş olan arkadaşlarımıza sormak gerekir. Yurtta geçirilen ilk senenin ardından (alışma evresi) eve çıkmak için arkadaş arama uğraşları… İşte size dostluğun ticarete dönüştüğü ilk an. Bu noktada ödünlerin yanına fazladan eklenen birde zorunluluklar gelir. Hele ki ev arkadaşlarınızla (arkadaşınızla) aynı bölümde okumuyor iseniz hepten duman altı… Eve çağırılan diğer arkadaşlar (diğer bir bakış açısıyla misafir olarakta tanımlanabilir), ev içi ortak harcamalar, kira ödemeleri, aidat ve fatura giderleri… uzarda uzar bu liste. İşte bu noktada mühim olan husus ev arkadaşınızla aranızdaki dostluk bağıdır. Aranızdaki dostluk ilişkisi ticarete mi benzemeli yoksa ticaret mi olmalı ?
“Hadi be oradan sen hiç dost edinmemişsin demek ki!” Evet buda bana yöneltebileceğiniz tepkilerden biri olabilir. Halbuki bir bilseniz ne muazzam dostluklara havi bu beden. Şimdiye kadar anlattıklarım günümüz dostluklarının genel yapısı. Lise döneminin sonu itibariyle dostluk kavramı ne kadar üzücüdür ki tekrar şekilleniyor insan zihninde. Üniversite hayatıyla birlikte de çıkar ilişkisi halini alıyor maalesef. Çevre edinme maksadı, vize final dönemi not bulma telaşı, borç para için yolunabilecek kaz (sahte dost ayakları) vesaire. Kısacası kazık yedikçe değişiyor tanımlamalar. Bu birkaç sene içerisinde kendisine bir çekirdek kadro oluşturabilen kişilerse son tanımlarına ulaşabiliyor. Tabi dört beş sene aynı evde bir tastan çorba içip de (ne bekliyordunuz bonfile mi?) son sene sen şunu yaptın bunu dedin bana nanik yaptın hüleeeaan nidalarıda yükselebiliyor. Naparsınız mukadderat! (Not: Sırf bu yüzden paraya kıyıp tek başına eve çıkmış cebi boş ama aklı hür insanlar mevcuttur. Buda bir gerçek)
Halbuki gerçek dostluklarda üçün beşin olmadı onbeşin lafı edilmez. Bilinir ki o dosttur. Onun için değer. Aç yatılır ama aç bırakılmaz. Bugün sana yarın bana hesabı ki hiç yapılmaz! Üzüntüsü kederi oldu mu hemen kurulur bir çilingir sofrası. Keza masada lüfer aranmaz. Harc edilir peynir rakıya. Ondada kim kaç dilim yedi sorulmaz. Dert dağıtılır, yüzlere gülümsemeler yerleşir ardınca. Koltuk aralarına kaçmış bozuk paralar toplandıktan sonra birde işkembe içmeye gidilir sabahın üçünde. Ondada para yetişmez. Bu seferde çorbacıyla pazarlık yetişir imdada. Doğum gününde hediye olarak verilen yüz gram keçi boynuzudur bazen. Yada sevgilisinde ayrıldığında hiç söz etmeden iki bira kapıp çökmektir kaldırıma beraber. Türevi artarda artar anlatılabileceklerin. Yeterki azda olsa varolsun bunları paylaşabilecek nefes sayısı. Demem o ki sevgili dostlar, kazanımların değerini bilerek yaşamak gerek. Kadehimi en değerli varlıklarımızdan olan dostlarımıza kaldırarak yazıma son noktayı koyuyorum.
Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle. Esen kalın…
İnsanlar Alemine Merhaba
Memelilerden, iki eli olan, iki ayağının üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlıdır insan. Hayat sahnesinde üzerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Altı milyar nüfusu üzerinde barındıran dünyayı mesken tutmuşlardır. Bakmayın mesken tutmuşlardır dediğime. Bu hususta seçim şansı onlara sunulmamış. En azından önümüzdeki yüz yıl için. Varlıklarının özü topraktan gelen bu yaşam formu geri dönüşüm nizamnamesine göre yokoluşlarında da toprağa çevrilirler. Aç karınlarını doyurmak üzere güdülenmiş bir gidişata havidir yaşamları. Hayata gözlerini açarken ağlayan tek yaşam türüdür. Zaten bu son ağlayışlarıda olmaz. Dünyaya ilk ayak bastıklarında sadece iki kişiden oluşan insangiller, zamanla hastalıklı bir gen gibi çoğalıp koca gezegeni istila etmiştir. Sonrası zaten malumunuz… Sosyal bir varlık olan insan, yaşadığı süre zarfı içerisinde çevresindeki diğer insanlarla etkileşim içerisinde olur. Arkadaşlıklar kurar. Aşık olur. Nefret eder. Yaradılışının özüne olan merakı ve hayranlığı onu inanç düsturuyla bütünleştirir. Ve tabi en büyük baş belası hayal edebilmek… Bu beş kavram insanların hayatlarına şekil veren temel unsurlardır. Dostluk, aşk, nefret, inanç ve hayal… Tabi bu noktada unutulmaması gereken şey insanların ne kadar tehlikeli olabilecekleridir. Sözün kısası önümüzdeki beş hafta süresince, insanoğlunun hayatına şekil veren bu beş kavramı ve bizler üzerindeki etkilerini elimden geldiğince anlatacağım. Hikayelerinizde eksik cümlelere yer vermemeniz dileğiyle, esen kalın…
geçmişe hoşçakal dedi !
Bir yerde birileriyle aynı yaşamı paylaşıyor olabiliriz,hayatımıza zamanı geldiğinde dokunmuş olabilirler sahte hislerle bunu o zaman değil onlar gittikten sonra fark edebilmişizdir.
Kimisi kendi için doğru olanı yapar ,kimisi bir başkası için.Zaman zaman dile getirmesek de, bunu yaparsak insanlar ne düşünür beni nasıl nitelendirir diye sorgulamaktan kendimizi alamıyoruz,sanıyoruz ki birileri için çok önemliyiz aslında hiç de değiliz.
İnsanları üzmemek asıl amacımızdır bir kaçımız için belki benim içinde öyleydi bunu ne için yapıyordum ya da kim benim için bunu yapıyordu.Ama öğrendim yirmili yaşlarımda insanları benim değerlendirme kriterlerimle değerlendirmemek, herkesten yapabileceği kadarını beklemekmiş doğru olan, sonunda vazgeçersin bir avuç insandan.
Sıcak Şarap
“Bu sene havalar güzel gidiyor, ohh mis” nidalarını yükseltmiştim iki gün önce evdekilere. Nasıl bir ertesi günün bizi beklediğinden haberim yoktu tabiki… Tüm gün boyunca aralıksız yağan bir yağmur. Toprak kokusunu özlemişiz dedim bu sefer. Hay demez olaydım… Bu defada karla uyandık. Madem havalar fena bozdu. Madem yer gök beyaz bugün. Bu tek düzeliğe biraz renk katmak gerek diye düşündüm. Bilmem hoşunuza gider mi ama ben sıcak şaraba (baharatlı şarap) bayılırım. Pek huyum değildir lakin bu günün görselliğine esir düştüm ve bu zalimliği yapıyorum. Size bir sıcak şarap tarifi sunuyorum.
Malzemeler:
-Votka (0.35)
-1 adet kabuk tarçın
-1 adet kabuk vanilya
-1 adet zencefil (tercihe bağlı)
-2 adet muskat (tercihe bağlı)
-8 adet karanfil
-1 su bardağı şeker
Tarif:
Şarabı ve votkayı bir tencereye boşaltın. Ardından şekeri ilave edin. Kullanmak istediğiniz malzemeleri de ekledikten sonra kısık ateşte karıştırarak ısıtmaya başlayın. Şarabı ısıtırken kaynamamasına dikkat etmelisiniz. Yeterli ısıya ulaştığında şarabı ocaktan alıp biraz dinlendirin. Baharatların kokusunun iyice karışıma geçtiğinden emin olun. Şarabı bir tülbent yardımıyla süzerek başka bir tencereye alın. Tekrar ocakta istenilen sıcaklığa ulaşana kadar ısıtın ve servis yapın. Eğer isterseniz meyve kabukları da kullanabilirsiniz. Elma kabuğu, portakal veya limon da olabilir. Kimi tariflerde acı badem de kullanılabiliyor. Hangi malzemeleri ve ne miktarda kullanacağınız tamamen sizin zevkinize ve yaratıcılığınıza kalmış.
Haa bu arada, sıcak şarabın yanına yine ev yapımı bisküvi yada kurabiyeler hazırlarsanız çok daha güzel bir ortam sağlarsınız. Geriye sadece şömine önünde oturup güzel bir sohbet eşliğinde içkinizi yudumlamak kalıyor. Şömineli bir ortam bulamazsanız da canınız sağ olsun. Sizden kıymetli mi…
Bu gün internette dolaşırken birçok sitede tuhaf bir durumla karşılaştım. İnternet sanki panayır yerine dönmüştü. Her köşe başında bir çizgi kahramanla karşılaşıp durdum gün boyu. Bir noktadan sonra ne yahu bu olayın özü deyip birkaç arkadaşıma sordum durumu. Çocuk istismarına karşı bir tepki olarak sanal paylaşım sitelerinde ve benzeri olan birçok internet sayfasında mevcut bulunan profillerine en sevdikleri çizgi kahramanların resmini koymakmış olay. Daha öncede benzeri birçok olay yaşanmıştı. Göğüs kanserine karşı farkındalık belirtmek maksadıyla iç giyim malzemelerinin renkleri ifade edilmiş, yine bir kanser türüne karşı farkındalık belirtmek amacıyla kırmızı giyinilmesi düşüncesi türetilmişti. Bunları saydım çünkü bu sıraladıklarım akla yatkın olan ve uzun bir süre gerek internette gerekse medya organlarında devamlılık arz etmiş bulunan sivil hareketlerdi. Ancak olay gittikçe farklı bir boyut almaya başlıyor artık. Yaşanılan hastalıklar yada maruz kalınan durumlar karşısında birer tepki olması gereken bu sivil hareketler, gittikçe birer tepkisizliğe dönüşmeye başlıyor. Diyebilirsiniz ki ne alaka… Şöyle açıklayayım; Bu tür durumlarda bir tepki olması gereken aynı eylemler bir yerden sonra ‘hoop koy profiline bir resim tepki göster’e dönüşmeye başlıyor. Çocuk istismarına karşı olan insanlarımız bu durumdan gerçekten rahatsızsalarsa neden bu rahatsızlıklarını internet üzerinden bir resim paylaşarak gösteriyorlar? Bizim ülkemizde çocuk esirgeme kurumu isimli kuruluşlar var. GÜNÜ BİRLİK profile yerleştirilen bir resimden çok daha etkili olmaz mı sizce o kurumlara yapılacak olan bir ziyaret. Ha derseniz ki ismi lazım değil bir sosyal paylaşım ağında bu konuya dair bir buluşma etkinliği başlığı açıp, kendi çapımızda bu olaya katkı sağlayalım, amenna. Sivil hareket sizce de böyle bir şey mi? Yada gelişen çağda böyle olması gerekiyor da ben mi gereksiz tepki gösteriyorum?
KÜLTÜR HAVUZU
Çoğu insana bir amaç gibi gösterilen fakat aslında kazanmayla hiç bir şeyin bitmediği hatta her şeyin yeni başladığı üniversite sınavına ben de girdim ve yaklaşık 3 yıldır üniversiteliyim. Ve bir üniversiteli olarak hayatımın belki de başka hiç bir döneminde elde edemeyeceğim bana göre çok özel bir fırsatım var. Farklı şehir ve kültürlerdeki insanlarla tanışmak…
Üniversiteli arkadaşlar bilirler. Üniversitede 4 veya daha fazla sene boyunca onlarca hatta yüzlerce insanla tanışırız. Hayattan beklentiler farklı farklı olsa da bizi ortak paydada buluşturan bir özelliğimiz vardır. Genç olmamız. Gençlik deyince doğal olarak insanın aklına hareket ve sosyallik geliyor. Dediğim gibi bu iki ortak paydayı her bir birey kendi kültürünün, yetiştirilme tarzının süzgecinden geçirerek kendi benliğine alır. A kişisi için doğal olan bir şey B kişisi için değiştirilemez bir tabu olarak zihninde yer tutar. Bu değişik yetiştirilme tarzı şehre göre fark ettiği gibi ilçeye, köye hatta tek tek haneye kadar etkisini gösterebilir. Üniversiteye gelmiş olmasak hayatımızın başka hiçbir döneminde tanışmak bir tarafa karşılaşma fırsatı yakalayamayacağımız insanlarla tanışmak, arkadaş, dost, sırdaş olmak sizce de ilgi çekici değil mi? Her bir şehirden hatta farklı ülkelerden arkadaşlar edinmek, onların yaşam tarzlarını tanımak onların gelenek göreneklerini benimsemek yedikleri yemekleri gezdikleri yerleri öğrenmek, yaşadığı şehri kendilerinin ağzından dinlemek kadar güzeli var mıdır? Toplumsal olaylara farklı kültürdeki insanların yaklaşımını anlamak kendi tekdüzeliğimizden çıkıp biraz bizim biraz onların gözünden dünyaya bakmak kadar bizlere faydalı bir düşünce gelişim şekli var mıdır?
Bizler hayat pastamızda çok küçük bir dilimi oluşturan bu süre zarfında bu insanlara çıkar için yaklaşmayarak onların hayat görüşlerinden, yaşantılarından bir şeyler kaparak, kendi yaşantımızı da önyargıları kırabilecek şekilde ve doğru yalnızca doğru bir biçimde ortaya koyarak, kimilerinin temelini atmak istediği bölünmüş bir Türkiye’nin önüne geçmek için elimizdeki en büyük silahı kullanmış oluruz. Bu yüzden arkadaşlarımıza sahip çıkmalı ve elimizdeki fırsatı çok iyi değerlendirmeliyiz. Yoksa tren kaçıyor…
M.Cihan DEMİR

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!