Herşey havada kalıyor sanki bu aralar tam birşeyleri tanımladım anlamlandırdım derken.Okudun dinledin,yaşadın gördün on yıl sonra işin aslı başkaydı oluyor bu aralar sıklıkla,maçımızı izliyoruz ağız tadıyla derken yalan dolan,siyaseti izliyoruz dün dündü bugün bugün denilebiliyor,dostluklar aile gelecek umut derken hayatta tutunmak için sebepler bizi bu komedya içinde mutlu ve güçlü kılmak için motive ediyor edebiliyor en güzel günler henüz yaşamadıklarımız, N. Hikmet’in de dediği gibi öncekiler de fena değildi.
'Güncel' kategorisi için arşiv
Kişinin gündemi,
Buldurmaca
AŞK… Kimilerine göre gereksiz bir hissiyat yumağıyken, kimilerine göre hayatın asıl manası… Türk dil kurumunun tanımına göre ise “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” imiş. Tabi bide makine mühendisi olan arkadaşlarımızın konuya bakış açısı mevcuttur ki zihin felcine bile yol açabilir. Misal “of o nasıl bir güzellikti be abi öyle” değil de, “at kaçıran arkadaşım var benim” gibi. Bilmem ne kadar doğru ama bana göre hormonal bir vakadır kendisi. Zannedilmesin ki bahsi geçen tek hormon testosterondur. Haa etkisi yok mudur, o ayrı mesele. Öyle aşk ömürde bir kere karşına çıkar falan derler ya, eeeh inanmayın. Derseniz ki ömrü boyunca tek bir insana aşık olmuş homosaphiensler yok mudur? Tabi ki vardır. Ama konumuz o değil. Eh be kardeşim ne zırvalıyorsun sen diyecek olursanız eğer (ki hakkınızdır),muhabbeti koyultmadan önce meselenin adını koyalım. Aşkı arayıpta bulamamaktan gidiyor sohbet. (Not: Bu yazı size aşkı buldurmak için yazılmadı. Öyle bir beklenti içerisine girmemeniz önemle rica olunur. Zaten kelin merhemi olsa başına sürer demi ama!)
Bulanlar bulamayanlara yol göstersin şeklinde bir çözümü ne yazık ki mevcut olmayan bu illet, ilerde es kaza denk gelinirse kara sevda (bir nevi ince hastalık / diğer adıyla platonik aşk) halini alabiliyor. Vakti zamanında İbni Sina Horasan civarında bir gençte bu sismik bulgulara rastlamış ve kendisine “o kızla evlenmenin bir yolunu bul yoksa senin durum vahim evlat” şeklinde öğüt vermiştir. Bilinen ilk kara sevdamıdır kendisi bilemem, kaldı ki o beni bağlamaz.
Aş, iş, eğitim sloganıyla kampüs hayatına dalan sosyalleşme çabasındaki öğrencilerin ilk hedefidir kendileri. Eee aş, iş, eğitime ne oldu diyecek olursanız, zat-ı alinizinde muhtemelen başına geldiği üzere yalan oldu. Bu uğurda fazladan bir sene bile okula adanabilmektedir. Tabi sonra “lan bu İngilizce lisedeki hazırlıkta böyle değildi yav” feryatları yükselebilir bünyelerde. Aman diyeyim, dikkat edilesi bir husustur.
Aşkı bulmak (bazı bünyelerdeki eş değer ismi aşkı tatmaktır) konusunda kendilerini bahtsız sayan insan evlatları, şeytanın bacağını kırabilmek için çeşitli ortamlara dahil olma telaşına düşerler. Ve tabi doğru orantılı olarak her yeni girilen ortam daha fazla harcamayı da beraberinde getirir. İlk kapısı çalınan mekanlar genelde eşli dans kursları olur. En uç örneği ise tekvando kursudur. (Sebebini bilen birileri varsa lütfen beni de aydınlatsın… ) Pahalı kafelerde yüksek bahşiş bırakmakta (çevre masaların görüş açısı hesaplanarak ideal zamanlama ve teferruatı) bu arayışın temsili olabilmektedir. Ayrıca dört tekerlekli bir binek araç (iki kapılı, üstü açık, mümkünse motorundan etrafı rahatsız edebilecek miktarda ses çıkan) sahibi olabilmekte amaç doğrultusunda işe yarayan etmenlerden sayılabilmektedir ki işte tam bu noktada bir mantık karmaşası doğar. O da arayış türünün ne olduğudur…
Örnek Soru: ‘A’ erkeği saatte iki kilometre hızla ‘X’ kafe’sine doğru yol alırken, ‘B’ kadını saatte bir kilometre hızla ‘Y’ kafe’sine doğru ilerlemektedir. ‘Y’ ve ‘X’ kafeleri yan yana bulunduklarına göre, ‘A’ erkeği ve ‘B’ kadınının arasında bir aşk doğma ihtimali yüzde kaçtır? (Soruya dair açıklama: A erkeği ve B kadını daha önceden tanışmamış olmakla birlikte, B kadını ciddi bir ilişkiden yeni çıkmıştır. A erkeğinin ciddi bir ilişkiyle uzaktan yakından alakası yoktur. B kadını melankoliktir. A erkeği hödüktür. Kat edilen yol yürünmektedir. Kadınla erkek arasındaki hız farkı tamamen kadının vitrin sevdasından kaynaklanmakta olup, dikkate almamalıdır.)
Aşkı aramak ile aşk yapmak arasındaki fark nedir? Cevabı şu şekilde verebilirim. Aşkı arayanlara bahtsız bedevi (abi bende bir sorun mu var / niye tüm kadınlar benden kaçıyor / olm sevgilisi varmış lan) denirken, aşk yapmak peşinde olanlara (tek gecelik – nerde trak orada bırak – one night stand) modern don juan (azgın teke) denilebilir. Haa bu karmaşanın bayan versiyonu yok mudur? Tabi ki var. Yalnızca ben bu kadarından bahsedip gerisini sizin hayal gücünüze (yetenek sizsiniz paradigması) bırakmak istiyorum.
Peki insancıl duygularla hareket eden bireyler, neden aradıkları aşkı bulamıyor? Yukarıda birkaç neden saydım aslında ama o saydıklarım benim
kanaatimce asıl sebepler değil.
Bu sorunun zannımca temel sebebi “sev(il)mek” olarak nitelenebilir. Karşı cinsiyetle gönül ilişkileri hususunda yakın temasa geçilmesi sonucu “sen çok iyi birisin” teması içerikli bir uyarı alınması durumu bir çok genç tarafından yaşanmıştır. Anlatılmak istenen şudur ki “yahu be adam/kadın tamam sen tatlı hoş birisin, güzelde bir muhabbetin var ama tipim değilsin, uzak dur.” Tip , elektrik, aura yahut başka ne deniyorsa… mesele bu noktaya geldiğinde genç aşığın beynine kan pompalanır. “Acaba ne demek istedi?, Ya bana iltifat etti!, Biliyorum o da beni seviyor.” gibi kiloyla hibe edilmiş bir sürü düşünce ve soru oluşur şahısta. Ki bu, deneğimizi bilindik sona ulaştırır. Sonuç olumsuz olmakla birlikte oluşum şekilleri, yanıtı veren bireyin ne kadar acımasız yada başka bir değişle insaflı olabileceğine bağlıdır.
Sevilmek mi sevmek mi ? İşte sorunumuzun çaresi bu cevapta gizli. Hem sevilip hem sevebilmek (Sevilen ve seven olmak üzere bir çifttir kastedilen. aksi taktirde daha karmaşık bir durum açığa çıkar ki İsmail yk şarkıları tadındadır.) için önce sevmek mi lazımdır? Yoksa sizi seven birini zamanla sizinde sevebileceğiniz ihtimaline inanmak mı gerekir bazen? Offf sanırım çok tatava yaptım…
Velhasıl kelam bir Ömer Hayyam şiiri ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Haa bu arada hani “hayatı boyunca tek bir insana aşık olan homosaphienslerde vardır demiştim ya…
Şarabı götürüp döksen bir dağa
Dağ sarhoş olur başlar oynamaya.
Ben niye tövbe edecekmişim
İçimi tertemiz eden şaraba?
Ömer Hayyam
Esen kalın sevgili dostlar…
90’larda Çocuk Olmak
20’li yaşlarda olduğumuz şu günlerde yetişkinliğe hazırlığın, ileride fazlasıyla kullanacağımız edinimleri kazanmanın peşindeyiz.21.yy ın değişen teknolojisi ve kültürüne ayak uydurmanın derdindeyiz. Çocukluk dönemlerimizi aşmış, artık kendi kararlarımızı vermemizin rahatlığı içindeyiz ve her geçen gün cebimize koyduğumuz şeylerle geleceğin dinamik toplumunu yaratmaya çalışıyoruz. Ama cebimizde çok daha öncelerde oraya yerleşmiş bir kazanımımız var.90’larda çocuk olmanın doğallığı,sıcaklığı,samimiyeti ve gerçekçiliği.
2000’li yılları yaşadığımız şu günlerde medyanın kendi inisiyatifi doğrultusunda bizleri güdümlemesi ve tek tip bir sürü toplumu haline getirmesi amacının geçmişteki toplum değerlerinin, geleneklerin,gerçekçiliğin en büyük düşmanı olduğunu kabul etmemiz gerekir.Teknolojinin,medyanın çocukların zihinlerini daha esir etmeyi başaramadığı son dönemdir 90’lar. Bu yüzden günümüzün gençleri olan bizler için 90’lı yılların çok büyük bir yeri ve önemi mevcut.
Bebekliğimizden sonra kendimizi yeni yeni fark etmeye başladığımız dönemde hayatımızdaki en önemli şey oyuncak,televizyonların yeni yeni özelleştiği dönemde ilgimizi en çok çeken şey ise çizgi filmlerdi.70’li ve 80’li yılların çocukluklarını yaşayan bizden yaşça büyükler gibi biz de kendi oyuncağımızı çoğunlukla kendimiz yaratır en basit bir nesneyle kendimizi hayal dünyasının içinde buluverirdik.Şimdinin internet kafelere kapanan çocukların aksine biz eğlenceyi sokaklarda,parklarda arkadaşlarımızda bulurduk. Saklambaç,yakartop vs. oynar,bisikletin deyim yerindeyse tepesinden inmezdik.Bizim için çok değerli bir oyuncak olan tasoları arkadaşlarımızla oynar,sahiplenmeyi ve paylaşımcılığı öğrenirdik.Çizgi filmlerde öğrendiğimiz replikleri arkadaşlarımıza söyler,hayal dünyası ile gerçek dünya arasında kendimizce bir bağ kurardık.Bütün bunlar ergenliğe girmeden önceki çocukluk hallerimizde zihnimizin bir köşesinde yer eden pozitif etkilerdi.Paylaşımcılık , eğlence,sosyalleşme gibi etkiler bizim o günlerdeki zihinsel gelişimimizin en iyi yardımcısı oluyordu.Şimdiki çocuklara baktığımda ise gelecekte de sürü psikolojisi altında kendi yollarının kendileri tarafından çizilemediği teknoloji ve medyanın adeta zombileştirdiği yetişkin adayları olarak görünüyorlar. Günümüzde medyanın başta çizgi filmler olmak üzere demin ifade ettiğim paylaşımcılık vs. unsurların aksine savaş, karşıdakine zarar verme,istedikleri şeyleri zor kullanarak elde edebilecekleri düşüncesinin pompalanması çocukların saldırgan, asi,paylaşımcılıktan uzak, bencil, egoist bireyler olmasına sebebiyet veriyor.Zaten teknolojinin günden güne çok hızlı bir biçimde değişimi kuşaklar arası yıl farklarının azalmasına yol açıyor.Bu da birbirine yakın yaştaki bireylerin bile kuşak çatışmasına sebebiyet veriyor.
Bir geçiş dönemi olmasından dolayı 90’larda çocuklar arasındaki iletişim kopukluklarının ilk sinyalleri görülmeye başlıyor.90’lı yıllaın ortalarından sonra yaygınlaşan atariyi, şimdinin bilgisayarının bireyler üzerinde yarattığı sanallaşma olgusunun başlangıç noktası olarak görebiliriz.Gameboy lar, sanal bebekler çocukları yavaş yavaş gerçekçilikten uzaklaştırmış onları sokaklardan alıp evlere mahkum etmiştir.Bu durumda en büyük sorumluluk ebeveynlere düşmüş,bilinçli aileler çocuklarının gerçek hayattan kopmasına izin vermemişlerdir.
Bugün bile hala 90’larda izlediğimiz çizgifilmleri ve programları (Pokemon, Hugo ve Tolga Abi,Teletubbies, He-Man,Power Rangers,Bugs Bunny,Road Runner,Digimon,Jetgiller, Şirinler vb.), oynadığımız oyunları (saklambaç,yakalambaç,bisklet yarışı,yerden yüksek,körebe,taso,futbolcu kartları vb.), yiyip içtiklerimizi (ağızda patlayan şekerler,yumiyum,meybuz,sulugöz ,sade gazoz,leblebi tozu,tipitip sakızları vb. ) sadece o zamana özgü şimdi kaybolan şeyleri (jeton,kaset),O günlerde yaptıklarımız ve yaşadığımız duyguları (kapıya tırmanmak,cumartesi sabahı sırf çizgi film izlemek için erkenden kalkmak,Pazar günü sendromuna girmek, sivrisinekler uzak dursun diye mahalle aralarına sıkılan o beyaz dumanın arkasından koşmak,annemizin ince ve bütün gücüyle bize bağıran sesine karşı “5dk daha” cevabını vermek) ve o dönemin popüler şarkıcılarını (Burak Kut,Hakan Peker,İzel,Barış Manço vb.) tekrar hatırladığım zaman çok karmaşık duyguların içine sürüklenirim hatta hüzünlenirim çünkü o güzel günler birdaha geri gelmeyecektir ve o çocukluk duygularımızı ömrümüz boyunca bir daha yaşayamayacağımızın bilinci hakimdir.O sıcaklığı doğallığı bundan sonraki nesillerin de yaşayabileceğine inanmıyorum.Bunun için 90’lı yıllar hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı insanları farklı duygulara sürükleyen bir dönemdir. Benim gibi 90’ların tadını doyasıya çıkaran tüm akranlarımın da böyle düşündüklerine eminim.
Bu yüzden o dönemi çocuk olarak geçiren bireylerin yani bizlerin şimdiki gibi teknolojinin ve medyanın elimizi kolumuzu bağlamadığı bir toplum ve bilinçli nesiller yetiştirmek için bu iki unsuru kendi pozitif amaçları doğrultusunda kullanmaları gerektiğine inanıyorum.
M. Cihan DEMİR
Algor Mortis
Yorgun göz kapatışlarını,
istemeden yok oluşlarını gördüm
Yok olur mu hayati farklılıkların
hikayesi bilindik ölümdü
Sen hiçbir zaman duymayacaksın
Yarın kıyamet kopacakmış deseler
Ölüme care bulurdun.
Kalabalıkların arasında kaybolmak, bende bıraktığın gibiyim işte…
Yok olmamız için erken değil miydi ?
ÖSYM’nin kopya önlemi!
2010 KPSS kopya skandalından sonra çok şey yazıldı, çok şey çizildi. Siyasiler önerilerde bulundular, hatta ahkam kestiler. Kurumun başındakiler demeç verdiler, hatta istifa ettiler…
Bunca olayın ardından bir sürü yorumlar da yapıldı tabi; böyle bir rezalet nasıl gerçekleşebildi, bundan sonra ne yapılacak?
Ülkemizi yöneten siyasilerin ve bürokratların sözde çözüm önerileri havada uçuştu! “Sözde” diyorum çünkü mevcut skandal sınavdan sonra ülke genelinde kapsamlı olarak iki sınav yapıldı: biri kopya iddiası bulunan ve yenilenme kararı alınan KPSS’nin eğitim bölümü tekrar sınavı, diğeri de KPSS B kadro sınavı. Bugünse bu sunavların üçüncüsü olan Akademik Lisansüstü Eğitim Sınavı (ALES). Ben kopya skandalından sonraki diğer iki sınava değil ancak bugünkü ALES sınavına girdim ve ülkenin diğer gençleri gibi LGS, ÖSS, ÖYS, KPSS’den baya bi sınav tecrübemiz var çok şükür! Yani bugüne kadar bir sınav ortamı nasıl olur, bir sınava nasıl gidilir neler götürülür, neler götürülmez iyi biliyorduk.
Ancak bugün gördüm ki kopya skandalından sonra bu konudaki tüm ezberler bozulmuş. “Sözde” diyorum çünkü Büyüklerimizin bu konudaki skandala getirdikleri çözüm bizleri günah keçisi yapmak, her bir öğrenciyi tek tek potansiyel suçlu görmekten ibaretmiş!
Elbette bundan önceleri de sınava cep telefonu, hesap makinası, dijital saat vs getirmek yasaktı. Eyvallah zaten itirazımız da yok. Ancak kopya skandalından sonraki sınavlarda güvenlik önlemlerinin suyunu çıkararak ösym çözüme ulaşmış gibi gözüküyor.
Bugünkü ales sınavında başıma gelenleri sizlerle paylaşıyorum… Bu paylaşacaklarım yaklaşık iki hafta önce KPSS B kadro sınavına giren arkadaşlarımızla aynıdır.
Öncelikle şunu söylemeliyim; sınava gireceğimiz yer nasıl belirleniyor, neye göre belirleniyor çok merak ediyorum. benim oturduğum semtte iki ilköğretim iki lise var, evimin tam karşısı ise anadolu üniversitesi. Ancak sınav yerim bana olabilecek en uzak yerlerden biri Osmangazi Üniversitesi!? Amaç sınav öncesi gençlere sabah sporu yaptırmaksa tamam!?
Neyse onu geçelim, gelelim esas konumuza: yarım saatlik sıkıştıkış otobüs macerası sonunda sınav yerine geldim, haberim vardı kulaktan dolma artık aramalar daha sıkıydı. Ben de sadece kalemimi silgimi, kimliğimi ve bi kaç kuruş paramı aldıp gitmiştim, analog bir saatim var onu bile takmadım. Kapıda polis aradı, mont cebindeki nesneleri sordu. (kalem silgi 0.7 uç ve evin anahtarı)
cebimdeki bozuk paralar dahil hepsini bırakmam gerektiğini söyledi! Maça gitmiyoruz memur bey sınava giriyoruz bozuk para bırak ne demek!? Evimin anahtarını getirmemden doğal ne var!? Bi şey vardı ki işte beni en dumur eden durumdur. Polis memuru bana “lütfen kalem ve silginizi de bırakınız!” Sınava gelmişim kalem almıyolar! Kendileri bize sınavda kendi kalemlerini vereceklermiş! Bu mudur yani sizin kopya engeli anlayışınız!? Hadi kendimi geçtim yanımdaki arkadaş arabayla gelmiş, anahtarı bırak şuraya diyor! Adam sınavdayken o anahtarı biri alıp arabayı uçursa kimi muhattap alacağız? muhtemelen bize “anahtarsız gelseydiniz” diyecekler.
Benim eşyalarımın hepsi motumun cebindeydi, ben de toptan montu çıkardım verdim uğraşmadım!
Girdik sınava bizim için devlet baba bi poşet hazırlmış. iki kurşun kalem bir silgi bir peçete bir açacak ve üç nane şekerinden oluşuyor. (Allah razı olsun) ya benim kalemimi almıyosun kalem verecem diyorsun bari adam gibi ver! “FATİH” marka dandik bi kalem! (artık kime yaptırdıysanız) yukarda yazdığım gibi o kadar sınava girmişliğim var ben hayatımda sınav anında kalem açma ihtiyacı hissedip onunla vakit kaybettiğimi hatırlamazken bu FATİH marka kalemleri toplam 3 kere açmak zorunda kaldım üstelik optiği de koyu doldurmuyor!
Bol ünlem işarteli bir yazı oldu bu sefer!
Bir sınav da böyle geçti başımızdan ancak “bu mudur yani” dedirten önlem rezilliği, çağ dışı uygulamalarla siz sorunu çözdük deyin, ben sorun yarattınız diyeyim… Hadi skor iyi gelir inşallah…
Bu gün internette dolaşırken birçok sitede tuhaf bir durumla karşılaştım. İnternet sanki panayır yerine dönmüştü. Her köşe başında bir çizgi kahramanla karşılaşıp durdum gün boyu. Bir noktadan sonra ne yahu bu olayın özü deyip birkaç arkadaşıma sordum durumu. Çocuk istismarına karşı bir tepki olarak sanal paylaşım sitelerinde ve benzeri olan birçok internet sayfasında mevcut bulunan profillerine en sevdikleri çizgi kahramanların resmini koymakmış olay. Daha öncede benzeri birçok olay yaşanmıştı. Göğüs kanserine karşı farkındalık belirtmek maksadıyla iç giyim malzemelerinin renkleri ifade edilmiş, yine bir kanser türüne karşı farkındalık belirtmek amacıyla kırmızı giyinilmesi düşüncesi türetilmişti. Bunları saydım çünkü bu sıraladıklarım akla yatkın olan ve uzun bir süre gerek internette gerekse medya organlarında devamlılık arz etmiş bulunan sivil hareketlerdi. Ancak olay gittikçe farklı bir boyut almaya başlıyor artık. Yaşanılan hastalıklar yada maruz kalınan durumlar karşısında birer tepki olması gereken bu sivil hareketler, gittikçe birer tepkisizliğe dönüşmeye başlıyor. Diyebilirsiniz ki ne alaka… Şöyle açıklayayım; Bu tür durumlarda bir tepki olması gereken aynı eylemler bir yerden sonra ‘hoop koy profiline bir resim tepki göster’e dönüşmeye başlıyor. Çocuk istismarına karşı olan insanlarımız bu durumdan gerçekten rahatsızsalarsa neden bu rahatsızlıklarını internet üzerinden bir resim paylaşarak gösteriyorlar? Bizim ülkemizde çocuk esirgeme kurumu isimli kuruluşlar var. GÜNÜ BİRLİK profile yerleştirilen bir resimden çok daha etkili olmaz mı sizce o kurumlara yapılacak olan bir ziyaret. Ha derseniz ki ismi lazım değil bir sosyal paylaşım ağında bu konuya dair bir buluşma etkinliği başlığı açıp, kendi çapımızda bu olaya katkı sağlayalım, amenna. Sivil hareket sizce de böyle bir şey mi? Yada gelişen çağda böyle olması gerekiyor da ben mi gereksiz tepki gösteriyorum?
Keyif,
Keyif, ne güzel bir kelime benim favorilerimden,kutlama mesajlarımın baştacı doğum günün dilediğince,keyfince olsun gibi…Hiç düşündünüz mü hoşnut olduğunuz şeyleri etrafınızdaki olup biteni,elinizdekileri veya yapabildiklerinizi fazla dillendirmediğiniz hatta aklınızdan bile geçirmediğiniz için keyif alıp almadığınız noktasını ıskalıyorsunuz.Sıkılma dediğimiz durumda bu ıskalamalar sürekli hale geldiğinde oluşuyor.Anı yakalamak ve hayattan keyif almak noktası da burda başlıyor yani keyif aldığınız anı bilmek ve tadına varmak noktasında bu okul bitirmek,eve dönüş,yeni bir işe başlamak haftasonu gezmesi bir çiçek almak ve daha önemlisi onu götüreceğiniz birinin olması ve götürdüğünüzde duyduğunuz haz olabilir bir düşünün bu konuya kafa yormaya değmez mi?,,
This slideshow requires JavaScript.
sıkıysa yavaşlama…
Bu sabah yaklaşık son 4 aydan farklı olarak erken kalktım.Erken kalkmamın nedeninden bahsetmeyeceğim tabi de neyse sabah haberlerinde Kanada’da yapılan zekice bir hız kontrolü uygulaması haberi gözüme çarptı.Araçların yavaş gitmesi gereken birçok yola top oynayan çocuk resmi yapılmış.Bu resim tabiki asfalta yapılıyor fakat karşıdan bakıldığında göz yanılmasına sebep olarak sanki orada bir çocuk varmış hissi uyandırıyor ve söfor yavaşlıyor.Bizim memleketimizde de böyle zekice fikirler çıksa süper olacak ta bizde o resimler yalancı çoban vazifesi görür.İlkinde yavaşlayan yurdum insanı 2.de basar gider bence…Gerçek bir çocuk yola fırladığında resim deyip …Neyse neyse bundan sonrasını yüreğim kaldırmayacak =)…İlk başta bizim gibi toplumca trafik canavarı olan ülkelere bir faydası olur diye düşünmüştüm.Ama vatandaşımı düşündükçe ne kadar yanlış bir kanıya vardığımı farkettim…Farkettiğim başka bir şeyse lafı fazla uzatmış olduğum…
Bir Garip Adaletsiz Oyun
“Tarih yazma zorunluluğumuz yok, ama bu yazmak istemediğimiz anlamına da gelmiyor.”
Böyle cevap vermiş Ghana teknik direktörü Milovan Rajevac kendisine yöneltilen maç öncesi sorusuna.Gelin görün ki yazmak istedikleri tarih artık onların maçının son beş dakikasını yazıyor.Ne yazık ki üzüntülerini de…
Ayağa paslar, organize oyun, ve fiziksel kuvvetiyle turnuvanın başından beri dikkat çeken Gana bu gece hiç haketmediği bir şekilde futbol tanrılarının kurbanı oldu. Afrika’nın takım oyununu başarıyla oynayan tek takımı ikinci devrenin başından itibaren Uruguay sahasına yığdığı oyunu golle süsleyemeyince penaltılarda turnuvaya veda etti.
Son dakikada kale çizgisinde Suares’in eliyle çıkardığı top ya da diğer bir değişle futbola yaptığı ihanet kırmızı kart getirse de, Gyan’ın heyecenlanarak penaltıyı kaçırması hüzünlü bir senaryoyu da beraberinde getirdi.Penaltılar başlarken ekrana gelen Ganalı oyuncular titrerken, Uruguay tarafında sadece Diego Forlan’a bakmak bile penaltıların nasıl sonuçlanacağını gösteriyordu aslında.Sonuç malum Uruguay:5-Gana:3…
Zaten Forlan’da golden sonra kutlamanın hakkını verdi.Belki de vitrindeki son sezonunda bu kadar şanslı olmasını kutluyordur.Ne de olsa UEFA Kupası’nı da cebine koymuş gelmişti Afrika’ya…
Uruguay’ı destekleyenler varsa kusura bakmasınlar ama…Bundan birkaç yıl öncesinde Gana dendiğinde oynuyorlar işte birşeyler denilebilecek bir takım durumundayken bu kadar güzel futbolla bizi ekran başında mutlu ettiniz ya Milovan Rajevac ve öğrencileri.Ayağınıza, yüreğinize sağlık gönüllerin galibisiniz…





örtmenim arkadaşlar konuşuyo!