'Tarih' kategorisi için arşiv

03
Şub
12

Ömür Dediğin…

Sunay Akın’ın son kitabı “Bir Çift Ayakkabıyı” bu sabaha karşı bitirdim.
Aslında bu kitapla ilgili yazabileceğim o kadar çok şey anlatılacak o kadar enteresan hikaye var ki…

Yazar “ayakkabı” kavramını kitabının odak noktası yaparak,ayakkabıyı yan unsurlarıyla,tarihi olaylarla,hepimizin çok yakından tanıdığı şahsiyetlerin yaşadıklarını zaman zaman trajikomik zaman zaman da duygusal yanlarıyla gün yüzüne çıkarmış…

Tüm bu ustalıkla ve kalem kıvraklığıyla yazılmış hikayelerin arasında bir hikaye var ki hepsinden daha fazla ilgimi çekti desem herhalde yanılmış olmam.Hikaye dünyanın en uzun yaşayan insanıyla ilgili.Yani Zaro Ağa’yla…

Zaro Ağa kürt asıllı bir Türk vatandaşı.Bitlis’te hayata gözlerini açar ve geçimini hamallık yaparak sağlar.İstanbul’a gelerek şu anda İstanbul’un tarihi göz bebeklerinden sadece birkaçı olan Selimiye Kışlası, Ortaköy ve Tophane camiilerinin inşaatında çalışır,daha sonra da ölümüne kadar belediyede serhademelik yapar.Şu ana kadar o dönem çerçevesinde normal bir insanın yaşayabileceği şeyler olan Zaro Ağa’nın hayatı sadece bunlarla sınırlı değil…

Doğumu 1774 veya 1777 olarak biliniyor.Ölüm tarihi ise 1934.Yanlış görmediniz Zaro Ağa yaklaşık 160 sene yaşar.Bu 160 senelik ömründe On Osmanlı padişahı ve bir Cumhurbaşkanı görür,6 savaşa katılır,11 kez evlenir ve bu evliliklerinden 13 çocuğu, 29 torunu olur.Zaro Ağa iki kez Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıkar ve ulu öndere “Sultan” diyerek hitap eder.Ayrıca kendisini takdir ettiğini belirtir fakat kadınlara fazla hürriyet vermesini kendince eleştirir.

Yaşamının son zamanlarında doğal olarak dünya medyasının da ilgisini çeker.Amerika’ya ve İtalya’ya davet edilir.Böylece Zaro Ağa için yurtdışı macerası başlar. Amerika’da onun sırtından para kazanmak isteyen bazı çıkar odakları onu sirklerde adete bir sirk hayvanı gibi teşhir ederler.Ayrıca bir araba kazasında ciddi şekilde yaralanarak uzun süre tedavi edilir.Amerikalı bazı bilimadamları onun beyni ve kalbinin hala o denli nasıl çalıştığını anlamaya çalışırlar ve ölümü halinde onun beynini ve kalbini alma telaşına düşerler.Oysa ne acıdır ki ülkesine geri döndükten sonra 1934′te vefat eden bir buçuk asırlık çınarın kalbi de beyni de otopsi sonucu alınır ve saklanır.

Son olarak Zaro Ağa’nın bunca ilginç özelliği arasında öyle biri var ki doğru okuduğuma emin olmak için aynı cümleyi 10 kez okuduğuma sizi temin edebilirim.Çünkü kendisi Türk resim sanatının ilk çıplak erkek modelidir.2.Meşrutiyet döneminde Kız Sanayi-i Nefise mektebinin müdiresi kızların sürekli çiçek vs. resmi çizmelerinden şikayet ederek iyi bir çizim için çıplak modele bakarak resim yapmaları gerektiğini söyler.Fakat o dönemde çıplak bir erkeği kız öğrencilerin karşısına oturtmak zor olduğundan önce heykellere bakarak çalışılır.Faydasının olmadığı anlaşılınca Zaro Ağa imdada yetişir ve çıplak modellik yapmayı kabul eder.Fakat en fazla üç gün dayanır.Gerekçesi kendi ağzından şu şekildedir: “Hepsi de huriler gibi,bir iki dene olsa ne ise emme ben bu kadar kızı nideyim?”

İşin hulasası,dünyadan bir Zaho Ağa gelir geçer ardından izler bırakarak…

İlginizi çektiğini ümit ediyorum.eğer yeterli olmadıysa iyisi mi en yakın kitapçıdan bir tane alıp okumaya başlayın.Ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız…

http://mustafacihandemir.wordpress.com/

https://twitter.com/#!/mcihandemir

http://www.facebook.com/mustafacihandemir

30
Eki
10

Atatürk’ün 2.Dünya Savaşı İle İlgili ileri Görüşlülüğü

Atatürk 1932 yılında Amerikan Generali Mac Arthur ile yaptığı görüşmede 1940 ‘lı yıllarda patlak verecek bir savaşın öngörüsünde bulunmuş ve ayrıntısıyla savaşta yaşanacak sonuçları da bilmiştir.

Atatürk’ün görüşleri  şöyle,

“Versailles antlaşması (Versay Anlaşması 1.Dünya Savaşı sonrasında itilaf devletleri tarafından Almanlara imzalatılan çok ağır hükümleri olan barış antlaşması) Birinci Dünya Savaşı’nı hazırlayan nedenlerin hicbirini ortadan kaldırmamıştır. Tersine olarak dünün rakipleri arasında ucurumu daha fazla derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirlerken bu ulkelerin etkin jeopolitik ve ekonomik ozelliklerini asla dikkate almamamışlardır.(Bu durum Türkiye için de geçerlidir.) Yalnız duşmanlık duyguları uzerinde durmuşlardır. boylelikle de bugun içinde yaşadıgımız barış ateşkesten öteye gitmememiştir. Bence dün oldugu gibi yarın da avrupa nın kaderi Almanya nın tutumuna baglı kalacaktır.(Ki hitler’n de savaşçı ve intikamcı tutmlar izlemesi savaşın başlamasına sebep olmuştur.) Almanya, İngiltere ve Rusya hariç olmak uzere Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kurabilecek ve savaş 1940-1945 yılları arasında başlayacaktır. Fransa guclu bir ordu yaratmak icin gerekli olanakları kaybetmiştir(nitekim Fransa güçsüz kalan ordusu nedeniyle çok kısa bir süre içerisinde Alman işgaline boyun eğmiştir.) İngiltere adalarını savunmak icin Fransa ya güvenmemelidir. İtalya Mussolini’nin yönetimi altında kuşkusuz buyuk bir kalkınmaya kavuşmuştur. eger Mussolini gelecekteki savasta İtalya nın mucadele gucunu savaş dışında kullanabilirse barış masasında baş rollerden birini oynayabilir.Fakat korkarım ki İtalya nın bugunku şefi Sezar rolunu oynamak hevesinden kendisini kurtaramayacak ve İtalya nın askeri bir guc yaratmaktan cok uzak oldugunu gosterecektir.. (Atatürk’ün söylediği gibi Mussolini savaş sonuna kadar pasif bir rol üstlenmiş Almanya ile uzlaşmacı bir politika izlemiştir.)

ABD birinci dunya savaşında oldugu gibi kavgada tarafsız kalmayacak Almanya bu mucadelede yenik dusecektir.. avrupa devlet adamları başlıca anlaşmazlık konusu olan onemli politik sorunları her ceşit milli egoizmden uzak ve yalnız dunya cıkarlarına uygun çaba ve iyi niyetlerle almazlarsa korkarım ki felaket onlenemeyecektir. cunku avrupa sorunu ingiltere fransa ve almanya arasında anlaşmazlıklar konusu olmaktan çıkmıştır.. avrupa da çıkacak savaşın başlıca galibi ne ingiltere ne fransa ne almanya olacaktır. savaşın gercek galibi sovyetler birligi olacaktır”. (Sovyet Rusya’nın savaşın galibi olmasını sovyet rusyanın dağılacağı zamana kadar Amerika’nın karşısında ikinci bir süper güç olmasından anlıyoruz.Nitekim Almanların Stalingrad’ta durdurulması savaşın müttefiklerin lehne geçmesine sebep olan bir dönüm noktasıdır.)

Kaynak: http://www.maxihayat.net/maxiforum/diger-konular/76999-ataturkun-ileri-goruslulugu-2-dunya-savasi-hakkindaki-gorusu.html

Yorumlar:M. Cihan DEMİR

 

29
Nis
10

Çanakkale Geçilmez(1915-2010)

Çanakkale Kara Savaşlarında dönüm noktası olan 25 Nisan 1915 zaferini anmadan geçmek istemiyorum…

Tüm şehidlerimizin ruhu şad olsun…

Özellikle bu zafer haftası içindeyken , bu direnişe benzer bir direnişe dün bizzat şahit olmam beni bu bağlantıyı kurmaya gerçekten çok zorladı.Sonuçta serbestatış deyip yazmaya karar verdim.1915 yılında Çanakkale kıyılarında ki direnişin 2010 yılı versiyonu pek tabi ki ;  dün Barcelona da Camp Nou da yaşananlardır….

İnter müthiş bir savunma örneği gösterdi dün gece bizlere..Finali kimin hakettiğini tartışmak bir yana dursun dün sahada ki birçok kişi için hesaplaşma günüydü.Maç öncesi anketler , açıklamalar , yaşanan takas ve daha niceleri…

İnter’in bunu  yapabileceğini kimse düşünmemişti..Böylesine bir direnç , sıfır hata , %100 konsantrasyon…İzleyenler ayakta alkışladı belkide..Barcelona şokta İnter finalde….

Akılda kalan o kadar çok şey var ki dün geceye dair…

İlker Yasin’in sahada İniestayı görmesi , Hikmet Karaman’ın futbol dehası , maç sonu Mourinho Show , fıskiyeleri açan Barcalılar , hala ne olduğunu anlayamayan Xavi , sahada olduğuna inanamayan Jeffren , kulübede oturan Zlatan………

Eksik olan şey atılamayan gollerdi o da finale inşallah..

Final  maçını İlker Yasin’in anlatmamasını temenni ederek bitirelim yazımızı….

03
Nis
10

Okay Tiryakioğlu Üzerine (2)…..

Kendisiyle tanışma şerefine nail olmak şöyle dursun henüz masum bir hayranıyım…

İsmini henüz duyanlar için söylemek istiyorum ; kendisi çok güzel eleştiriler alan (ödüllü) genç bir yazardır…

Kendisinden bahsetmeyi çok isterdim ama malumunuz sadece kitaplarından bahsetmek istiyorum.

Bugüne kadar beni okurken alıp götüren kitap sayısı gerçektende çok azdır.Okay Tiryakioğlu’nun kitaplarıyla tanıştıktan sonra birçok açıdan kitap okuma sevgim ya da hevesi diyelim değişti.Her kitabı ayrı bir tarihi film tadında olan yazarımız genellikle Osmanlı İmparatorluğunu bize anlatan-tanıtan kitaplarıyla okuyucudan gerçekten de tam not aldı.

Özellikle tarihini tanımak isteyenlerin hayranlıkla okuyacağı , diğer sayfasını merakla bekleyeceği kitaplardan bahsediyorum… Umarım daha nicelerini yayınlar yazarımız…

Eline emeğine sağlık…

Okumayanlar tekrar okusun , yazarımızı tanısın istedim…Neyse şimdi yeni yazımıza başlayabiliriz..

Yazarımız  yeni eseriyle görücüye çıkıyor..Üretmeye devam ediyor , bizleri heyecanlandırıyor… Resmini göremekte olduğunuz son kitabı Kanuni ile yine bizleri tarihin gizemli sokaklarında sürüklüyor..Anlatımı ile okuyucusunu  sıkmıyor tam aksine sürüklüyor ..Son sayfasına kadar peşinizi bırakmıyor…Kitap bilindik Okay Tiryakioğlu romanı….Umuyorum ki böyle dediğimde ne demek istediğimi anlayan bir kaç okur vardır..Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ; yazarımız her kitabında üzerine koyuyor ve bu sıçramalar okuyucuya pozitif yansıyor..Okur sayısıda sıçrayarak ilerliyor ve her geçen kitapta (aynı şekilde) üzerine koyuyor…

Yazarımızın okuyucusuna bir kaç müjdesi var…Kitabın devamının geleceğini söyleyen ve şimdi de ”IV.Murat ” başlığı altında çalıştığını belirten yazarımız yeni kitapların yakında okuyucusuna kavuşacağını söylüyor…Bu da pek tabi ki okuyucusunun yüzünü güldürüyor..Üretken bir yazar ve kitaplarını merakla bekleyen bir kitle..Çok güzel bir duygu olmalı..Belki de yazarımızı bu duygu kamçılıyor..

Son olarak şunları söylemek isterim ; umarım yazarımızın daha nice kitaplarını okuruz ve buradan sizlerin okumasına bir nebze de olsa katkıda bulunuruz..Yazarımıza sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.. Ve başarılarının devamını diliyorum…

Eline , emeğine sağlık……

02
Nis
10

El Turco–Los Turcos–Deportivo La Turcos

Evet , Türk olarak anılmaktan onur duyuyoruz..Türk kadar güçlü olabilmek istiyoruz…(Deportivo taraftar grubu)

Kendi stadyumları olan Riazor da oynadıkları her maçta yüzlerce Türk Bayrağı açan ; özellikle Yunan takımlarıyla oynadıkları Avrupa Kupası maçlarında stadı ”Türkiye Türkiye” diye inleten İspanyol kardeşlerimizden haberiniz var mı??

Peki nereden geliyor bu Türk sevgisi ;

Osmanlı İmparatorluğu zamanına dönelim..(Keşke dönebilsek)..Barboros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları, Barboros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komşu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara “Türkler” adını takmışlar. Bu ad sporda, özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş. Buna karşılık, La Coruna halkı da Celta Vigo taraftarlarına yakınlığı ve iyi ilişkileri nedeniyle Portekiz’li yakıştırması yapmışlar….(alıntıdır)

Özellikle Celta Vigo maçlarında stadı inleten İspanyollar , galiyibiyet coşkusunu da bizler gibi yaşıyor..İspanya sokaklarında dalgalanan Türk Bayrakları görülmeye değer…Ve tabi ki az önce vurguladığım gibi Yunan takımlarıyla oynadıkları maçlarda da bizden aşağı kalmıyorlar..

La Coruna da ”Deportivo La Coruna-Celta Vigo” maçı izlemeye değmez mi? Ne dersiniz…

06
Oca
10

Okay Tiryakioğlu Üzerine……

Kendisiyle tanışma şerefine nail olmak şöyle dursun henüz masum bir hayranıyım…

İsmini henüz duyanlar için söylemek istiyorum ; kendisi çok güzel eleştiriler alan (ödüllü) genç bir yazardır…

Kendisinden bahsetmeyi çok isterdim ama malumunuz sadece kitaplarından bahsetmek istiyorum.

Bugüne kadar beni okurken alıp götüren kitap sayısı gerçektende çok azdır.Okay Tiryakioğlu’nun kitaplarıyla tanıştıktan sonra birçok açıdan kitap okuma sevgim ya da hevesi diyelim değişti.Her kitabı ayrı bir tarihi film tadında olan yazarımız genellikle Osmanlı İmparatorluğunu bize anlatan-tanıtan kitaplarıyla okuyucudan gerçekten de tam not aldı.

Özellikle tarihini tanımak isteyenlerin hayranlıkla okuyacağı , diğer sayfasını merakla bekleyeceği kitaplardan bahsediyorum… Umarım daha nicelerini yayınlar yazarımız…

Eline emeğine sağlık…

01
Oca
10

yeni SENE

Hayat akan bir nehirse dipte  biriken akıntıda tertemiz olmuş taşlardan biri değilde ,o akıntıda yaşamayı başarmış bir kurbağa yavrusu olmayı dilerim,o suyla büyüyen o taşlara dokunan kendini o nehrin coşkusuna kaptıran onunla beslenen o kurbağa ve yeni yılda bakarsınız nehrin kenarına bir prenses gelir, hayat bu yeni süprizleri yaşamak için denemeli  o nehirde ne yapmak istiyoruz nelere açığız ve açız dipteki o taşlar gibi olursak geçip giden nehri seyrederiz akıntıya bırakırsak kendimizi seyredilenleri  yaşar o nehre yön bile verebiliriz

01
Ara
09

Zaman Gezginleri

Sıcacık kalorifere yaslanmış , heyecanla kitabımı okuyordum ki aklıma birşeyler takıldı….Neyse dedim hemen gugıllayayım…Daha sonra laf lafı açtı ve aşağıdaki metne rastladım….Bu metni sizlerle paylaşmak istiyorum…Metnin gerçekliliği hakkında bir fikrim yok ama yaşamış şahıslara dayandırılması beni etkiledi doğrusu..Bu arada metinde adı geçen Philip Kindred Dick (okurları onu PKD olarak tanımlar) önemli bir bilimkurgu yazarıdır ve Steven Spielberg yazarın bir kaç öyküsünü sinemaya uyarlamıştır..Neyse ekşisözlükte karşılaştığım bu metinle sizi baş başa bırakıyorum….

philip k dick eserlerinden de öte bir gelecekte, zamanın, boyutların çeşitliliğinin artık tamamen bilindiği ve kara maddenin maddenin yapı taşlarını yeniden şekillendirmesinin yollarının çözüldüğü bir zamanda, insanların ışık hızından da öte sadece olmak istediği her hangi bir yerde her hangi bir mekanda olabildiği bir dönemde medeniyetin önünde kalmış tek engel zaman ve ölümdür. zamanın aşılabilecek bir duvar olduğu artık anlaşılmıştır. insanlar duvarsız bir medeniyetin önündeki tek engelin zamanın aşılması olduğunda hem fikirdir. insanlığın başına gelmiş türlü felaketlerin ardından dünya üzerindeki nerdeyse tüm tarihi eserler, kitaplar, tabletler, kodeksler tahrip olmuştur. insanlık geçmişte neler olup bittiğini anımsayamamaktadır. tarihin sadece rivayetlerden öteye geçmiş bir hikaye sanatı olmaması için tüm tarihin içinde gezebilecek, bu gezintilerden canlı görüntüler elde ederek gerçek tarihi yazabilecek, arşivleyebilecek, böylece insanlığın gerçek tarihinin nasıl olduğunun kesin olarak bilinmesini sağlayacak bir icadın yapılabilmesi için yüzlerce yıldır uğraş verilmektedir. işte böyle bir medeniyetin yeşerdiği dönemde tüm bilim adamlarının thomas more’un ütopyasını gerçekleştirmek için son bir umut besleyen bir avuç kadar kalmış insanlığın, indigo çocuklarının geleceğinde bir insan zaman makinesini sonunda icat eder. bu makinenin tam olarak kullanılabilmesi için bir takip sistemi geliştirilir. önce çeşitli canlılar bu araç yoluyla zamanın derinliklerine gönderilirler. ancak makinenin bir vasıfsızlığı bulunmaktadır; makine gönderdiği canlıyı geriye getirememektedir. sadece bu insanların geriye yollayabilecekleri mesajları alabileceklerdir. zamanlar arası bir iletişim mümkündür. ancak maddenin tekrar bir zamandan ilerisine gitmesi mümkün değildir. yaratılacak olan tarihsel paradoksların yanında tüm zamanların kendi içinde bir döngüsü olduğu, zamanın içindeki yolcularının da bir bütün olarak zamanın kendisine katıldığı ve karıştığı fikri sonunda kabul görür ve makineyi icat eden seçilmiş insanlar rastgele biçimde tarihin farklı zamanlarına gönderilirler.

bu iş için 5 gönüllü bulunur.

gönüllüler arasında bir kadın da yer almaktadır.

gönüllülerin isimleri arin, pulsa, korinta, masula ve hav’dır.

arin, gönderildiği zamanda insanların iki ırmağın birleştikleri yerde kocaman bir kuleye taptıklarını görür. onlara bu kuleyi kendilerinin yapabilmesi için onlara taşları işleyebilme, onları hareket ettirme sanatını öğretir. matematiğin ve astronominin tüm kurallarını onlara açıklamaya çalışır.

pulsa ise süslü kıyafetlerin, şatoların, mermerden kalelerin olduğu bağıra çağıra konuşan insanların olduğu bir zamana gider. bu zamanda insanlar din adı altında bir kavram nedeniyle birbirilerini öldürmekten, istedikleri insana işkence etmekten gocunmamaktadırlar. haçın etrafındaki insanlar şehirlerin ortasında yakılan insanları seyretmekten keyif alıyorlardır. pulsa cehennemin böyle bir yer olduğunu düşünerek kendi içine çekilir ve onlara bildiklerini anlatırsa o’nu da yok edebileceklerini düşünür. tüm hayatı boyunca bildiklerini o zamanda yaşayanların alfabesini öğrenerek o dilde tersten yazılmış notlar bırakır. muhteşem icatlar, tasarımlar, o günün şartları içinde yapılabilecek olan makineleri, sahip olduğu tüm anatomi bilgisini yazar yazar. ancak yaşayabilmek için para denen şeye gereksinimi vardır. o da para kazanmak için o dönemde yaşayan insanların yöneticileri için resimler yapar. bu resimlerden birisi aslında bir başka gezgin olan hav’a çok benzeyen mona lisa’dır. pulsa yaşlanarak ölürken geleceğe şöyle bir not bırakır; insanlar yıkımı çoktan başlatmışlar. tarih onların takvimine göre isa’nın doğumundan sonra 1 mayıs 1519. bu pulsa’nın geleceğe gönderdiği son notudur.

korinta akdeniz olduğunu öğrendiği bir yerin kıyısında samos adlı bir yerde bulur kendini. burada insanlar yöneticilerinin emriyle harap olmuş bir hayat yaşamaktadırlar. onlara göre insan hayatı değersizdir. korinta o günlerde insanların ilimden bu denli uzaklaştıklarını görünce gidebileceği her yere seyahatler yapar. insanları gözler, onların yaşamlarını inceler. onların cehaletlerini sona erdirmek için bir okul kurmaya karar verir. etrafında bulduğu her insana tüm bildiklerini öğretmeye çalışır. bir üçgenin nasıl gizemlere sahip olduğundan, aslında tüm varlığın tek olduğuna tek içinde kalmış tüm ilmi etrafındaki herkesle paylaşır. bir zaman sonra etrafındakilerden yardakçılar peydah olunca, öğreteceklerinin tam olarak anlaşılabilmesi için kimliğini gizlemeye karar verir ve bir örtünün arkasından dersler vermeye başlar. mısır’a, babil’e, italya’ya gider. kimi bulduysa onları aydınlatmak için çabalar. geleceğe ise şöyle bir not yazar; insanlar henüz yeşermemiş bir çiçek gibi. ancak vahşi bir çiçek. ellerine bir kediyi verseniz, o kediyi bile eti için çiğ çiğ yiyebilirler. onlara matematik ve geometri öğrettim. burada savaşmak insanlar için bir adet. onların bu geleneklerini yıkmaya çabaladım. onları etten ve kandan uzak tutmaya çalıştım. tarih; babil kulesinin yıkılışından bizim zamanımıza göre 1223 sene sonra.

hav’ın hikayesi ise aralarındaki en garip hikayeydi. hav kendini kocaman bir ormanın ortasında bir elma ağacının kenarında bulmuştu. etrafta daha evvel hiç görmediği türde canlılar vardı. tepelerin birisinde bir adamın söylediği bir şarkıya kulak kesildi. oraya vardıktan yıllar sonra gördüğü ilk insandı bu. henüz konuşmayı bile bilmeyen, üzerinde tek parça bir giysisi bile olmayan, sahip olduğu tek şey cehaleti ve bedeni olan güzel yüzlü bir adamdı bu. o adama kocasının adı olan adav’ı koydu. kendisi de ona eş oldu. çocuklarının birbirini öldürmelerine şahit oldu. dünyanın bunca güzelliğine rağmen orada yaşayan iki insandan birisi olduğunu düşünerek son notunu yazdı; sessizlik. zamanın başlarında olduğuma artık eminim. burada yaşayan tek insan da benimle birlikte. tek farkı biçim olarak benden daha irice ve içgüdüleri daha gelişmiş. o’na erdemi öğretmeye çalıştım. hav, adav’ın kollarında yaşlanarak öldü.

ancak masula’nın hikayesi tüm gezgin arkadaşlarının hikayeleri içinde en bedbaht olan hikayedir. masula gemilerin, buhar makinelerinin, fötr şapkaların olduğu bir zamana ulaştı. orada insanlar çeliğin ve demirin gizlerinin keşfetmişlerdi. milyonlarca insan tek bir yere doluşup köhne biçimde yaşamayı tercih ediyorlardı. ancak müzik ve sanat vardı. masula bildiği tüm fizik ve matematik kurallarıyla onlara ötesini düşünmeden her şeyi öğretmeye kalktı. elektriğin ve manyetizmanın gücünü anlatan icatlar yapmaya çalıştı. ancak pulsa gibi paranın yaşayabilmek için gerekli olduğu gerçeği göz ardı etti.

Umarım metni beğenmişsinizdir

Kendimce yakıştırdığım isimleride okuyanlar için paylaşmak (karşılaştırmak) isterim ;

Masula——–büyük mucit , mühendislerin babası ;NIKOLA TESLA

Pulsa———-yüzlerce sıfatı olan dahi ;LEONARDO DA VINCI

Hav————Havva Annemiz

Korinta——-akare artı bekare eşittir cekare ;PISAGOR

Arin———–???????????????????

11
Kas
09

Dizi İzlemek Üzerine………

Önce bir reklam gözümüze takılır…  ”*****”   dizisi çok yakında **tv/kanal  da/de  başlıyor…sakın kaçırmayın….

Öyle iyi niyetliyiz veya meraklıyız diyelim (iyi niyetli çok iyimser oldu) ilk bölümü kaçırmayız..Kuruluruz televizyonun başına gözümüzü kırpmadan izleriz.Kimimiz beğenir ‘abi ne dersin bu dizi tuttu be–ne diyorsun oğlum akar bu dizi akar’….Kimimiz ise beğenmez ‘yok abi haftaya final–zaten şu başrolde ki çocuğun dizisi hiç tutmadı abi’…İlk reklamda kanal değiştiren izleyici kitlesini saymıyorum bile…..

Ağzı olan konuşuyor ama halk bu işi biliyor usta…

İsim verip rencide etmek istemiyorum ama bu hafta içinde bir dizi daha aramızdan ayrıldı…4.bölümde final yaptı..Bende izlemeyen izleyici kitlesine mensuptum lakin bu bilgileri ajansta dinledim…Kim bilir ne umutla başlamışlardı , kaç çalışanı vardı , nice evlere ekmek götürüyordu ama olmadı…Şu açıdan baktığımda ise 2.bölümde final yapan bir dizi olduğunu hatırlıyoum ve bu dizi onun yanında neredeyse ikinci sezonuna geçmiş kadar oluyor…Acı ama gerçek…

Peki ben lafı nereye getirmeye çalışıyorum…Arkadaş bizim güzel ve yanlız ülkemizde bir dizi hemen hemen 80-100 dk sürüyor ki reklamlar hariç olarak söylüyorum bu süreyi…Peki herkesin diline doladığı yabancı diziler ; ortalama 20-40 dk …Peki arada neden bu kadar uçurum var….Bizim oyuncularımız bir bölüm çekeceğiz diye gecelerini gündüzlerini ortaya koyuyorlar…Neden! sadece çark usülüne uygun dönsün diye..Yap abi 30 dklık dizi ,eskiden vardı bir kaç sit-com gerçi hala bir kaç dizi var ama genelde yüksek dakikalı diziler izlemekteyiz..Çok uğraşıyoruz çok çalışıyoruz ama karşılığını alamıyoruz…

Bizlere Osmanlı nın son dönemlerini anlatan , sıcacık üslubuyla bizleri kendisine hayran bırakan, bizlere tarihi sevdiren, Balkan Türklerini tanıtan o dizinin ne günahı vardı da eylülün sonunda yeni sezona başlayıp ekimin ortasında final yaptı…Misal….O kadar çok örnek var ki….

Madalyonun diğer tarafı bence daha da korkunç…

Ama tespitlerim şu yönde ; ya elinde silah adam vuracaksın ya da entrika-dram-gözyaşı….Yoksa tutmuyor arkadaş…

Eskidendi o..Mahallenin Muhtarlari , Bizimkiler…Aile ortamı , usturuplu sohbetler, bize vereceği mesajlar..Gerçekten de ailece izlerdik…İşte gerçek genel izleyici kitlesi bu idi….Şimdilerde ailelerin çocuklarıyla beraber izlediği dizi sayısının çok az olduğunu tahmin ediyorum…Öyle olmasaydı ’7 yaş üstü için geçerlidir, 18 yaş üstü için geçerlidir ibareleri olmazdı değil mi???….Birde arkadaş , bazı dizilerimiz bazılarını göklere çıkarıyor bu günlerde…Bir dizi de kapı açmak yetiyor usta ….Fakat eski dizilemizin ustalarının haberleri yürekleri burkuyor ;   bilmemnerede ölü bulundu , parasızlıktan sokakta yaşamaya başladı , bilmemkim yaptığı açıklama da sanat dünyası nankör dedi…Yorum Yok!…..Ustalara saygıyı sadece cenaze töreninde gösteren bir milletiz ne de olsa değil mi?.

Nereden nereye geldik……

Ama siz kendinize bu yazıdan bir kaç mesaj çıkarmayı unutmayın……..

 

04
Kas
09

Bir Tarih Göçüyor


Saat 9′u biraz geçiyordu ki uzunca bir kavak ağacı üzerindeki son birkaç yaprağı da rüzgarın sakin esintisine savuruverdi. Savrulan yapraklar boğazın serin ve masmavi sularına kendilerini biraktıklarında yeniden hayat bulmaktaydılar adeta.

Görünürlerde sonbaharın dalgalandırdığı boğazda tek tük sandal sessiz sedasız yoluna devam etmekte önünden geçtikleri muhteşem yapıya buruk bir hayranlıkla bakmaktaydılar.Ansızın gözlerden akan yaş yanakları ıslatıyor,ardından sessiz çığlıklar yükseliyor dört bir yandan.

Asırlarca hükümdarları, hükümdarlıkları barındırmış, nice mutluluklara, acılara ev sahibi olmuş bu mekan yine bir acıya şahit oluyordu.Genişçe bir odada toplanmış kalabalık iki gündür komada olan Ata’larına hüzünlü gözlerle bakıyor onun son defa ALEYKÜMESSELAM deyişini asla unutamıyor,O’na dua etmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu.

Göğsünün hızla inip çıktığını gördüklerinde yürekleri parçalanıyor belki de bu sahneye şahit olmayıp o yapraklar gibi kendierini boğazın serin sularına bırakmak istiyorlardı.

Dolmabahçe adıyla bilinen saray, yakın tarihinin inadına tam bir sessizliğe gömülmüş, kutsal nöbetçileirn içindeki umut zerrecikleri de sönmüştü nerdeyse.Göz göre göre bir tarih göçüyordu usulca ama bu durumu aksine çevirecek bir hal çaresi yoktu kimsenin elinde.

Kalbinin ısıttığı soğuk mavi gözleri son bir defa aralandı.Artık kalbinin sıcaklığı gözlerinde görülemez olmuştu.Aniden başını sağa çevirdiğinde içeridekiler hıçkırıklarını zaptedemez oldular.Saat tam dokuzu beş geçiyordu.

Ulu önder, ebedi şefimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk fani yaşama artık veda etmişti.O, Türk milletini hala çok güçlü etkisi altına alan bağımsızlık savaşını ve ilerici devrimlerini vicdanlara yerleştirmeyi başarmış,bunu çok iyi bilenler Ata’larını asla unutmamışlardır.

VE ONUN ÖLÜMÜNÜN 71. YILINDA
SESİNİ CIZIRTILI BANTLARDA İŞİTTİĞİMİZ
MAĞRUR İFADESİNİ YÜREĞİMİZE İŞLEDİĞİMİZ
İLKELERİNİ HALA YAŞATMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ
ATA’MIZI ÖZLÜYORUZ

M.Cihan DEMİR – EKİM 2007 – ANKARA




Zaman Dilimi Göstergeci

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

bize ulaşın

camcerceve@gmail.com

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.