'Türkiye' kategorisi için arşiv
I want to thank you Renee…
ÖSYM’nin kopya önlemi!
2010 KPSS kopya skandalından sonra çok şey yazıldı, çok şey çizildi. Siyasiler önerilerde bulundular, hatta ahkam kestiler. Kurumun başındakiler demeç verdiler, hatta istifa ettiler…
Bunca olayın ardından bir sürü yorumlar da yapıldı tabi; böyle bir rezalet nasıl gerçekleşebildi, bundan sonra ne yapılacak?
Ülkemizi yöneten siyasilerin ve bürokratların sözde çözüm önerileri havada uçuştu! “Sözde” diyorum çünkü mevcut skandal sınavdan sonra ülke genelinde kapsamlı olarak iki sınav yapıldı: biri kopya iddiası bulunan ve yenilenme kararı alınan KPSS’nin eğitim bölümü tekrar sınavı, diğeri de KPSS B kadro sınavı. Bugünse bu sunavların üçüncüsü olan Akademik Lisansüstü Eğitim Sınavı (ALES). Ben kopya skandalından sonraki diğer iki sınava değil ancak bugünkü ALES sınavına girdim ve ülkenin diğer gençleri gibi LGS, ÖSS, ÖYS, KPSS’den baya bi sınav tecrübemiz var çok şükür! Yani bugüne kadar bir sınav ortamı nasıl olur, bir sınava nasıl gidilir neler götürülür, neler götürülmez iyi biliyorduk.
Ancak bugün gördüm ki kopya skandalından sonra bu konudaki tüm ezberler bozulmuş. “Sözde” diyorum çünkü Büyüklerimizin bu konudaki skandala getirdikleri çözüm bizleri günah keçisi yapmak, her bir öğrenciyi tek tek potansiyel suçlu görmekten ibaretmiş!
Elbette bundan önceleri de sınava cep telefonu, hesap makinası, dijital saat vs getirmek yasaktı. Eyvallah zaten itirazımız da yok. Ancak kopya skandalından sonraki sınavlarda güvenlik önlemlerinin suyunu çıkararak ösym çözüme ulaşmış gibi gözüküyor.
Bugünkü ales sınavında başıma gelenleri sizlerle paylaşıyorum… Bu paylaşacaklarım yaklaşık iki hafta önce KPSS B kadro sınavına giren arkadaşlarımızla aynıdır.
Öncelikle şunu söylemeliyim; sınava gireceğimiz yer nasıl belirleniyor, neye göre belirleniyor çok merak ediyorum. benim oturduğum semtte iki ilköğretim iki lise var, evimin tam karşısı ise anadolu üniversitesi. Ancak sınav yerim bana olabilecek en uzak yerlerden biri Osmangazi Üniversitesi!? Amaç sınav öncesi gençlere sabah sporu yaptırmaksa tamam!?
Neyse onu geçelim, gelelim esas konumuza: yarım saatlik sıkıştıkış otobüs macerası sonunda sınav yerine geldim, haberim vardı kulaktan dolma artık aramalar daha sıkıydı. Ben de sadece kalemimi silgimi, kimliğimi ve bi kaç kuruş paramı aldıp gitmiştim, analog bir saatim var onu bile takmadım. Kapıda polis aradı, mont cebindeki nesneleri sordu. (kalem silgi 0.7 uç ve evin anahtarı)
cebimdeki bozuk paralar dahil hepsini bırakmam gerektiğini söyledi! Maça gitmiyoruz memur bey sınava giriyoruz bozuk para bırak ne demek!? Evimin anahtarını getirmemden doğal ne var!? Bi şey vardı ki işte beni en dumur eden durumdur. Polis memuru bana “lütfen kalem ve silginizi de bırakınız!” Sınava gelmişim kalem almıyolar! Kendileri bize sınavda kendi kalemlerini vereceklermiş! Bu mudur yani sizin kopya engeli anlayışınız!? Hadi kendimi geçtim yanımdaki arkadaş arabayla gelmiş, anahtarı bırak şuraya diyor! Adam sınavdayken o anahtarı biri alıp arabayı uçursa kimi muhattap alacağız? muhtemelen bize “anahtarsız gelseydiniz” diyecekler.
Benim eşyalarımın hepsi motumun cebindeydi, ben de toptan montu çıkardım verdim uğraşmadım!
Girdik sınava bizim için devlet baba bi poşet hazırlmış. iki kurşun kalem bir silgi bir peçete bir açacak ve üç nane şekerinden oluşuyor. (Allah razı olsun) ya benim kalemimi almıyosun kalem verecem diyorsun bari adam gibi ver! “FATİH” marka dandik bi kalem! (artık kime yaptırdıysanız) yukarda yazdığım gibi o kadar sınava girmişliğim var ben hayatımda sınav anında kalem açma ihtiyacı hissedip onunla vakit kaybettiğimi hatırlamazken bu FATİH marka kalemleri toplam 3 kere açmak zorunda kaldım üstelik optiği de koyu doldurmuyor!
Bol ünlem işarteli bir yazı oldu bu sefer!
Bir sınav da böyle geçti başımızdan ancak “bu mudur yani” dedirten önlem rezilliği, çağ dışı uygulamalarla siz sorunu çözdük deyin, ben sorun yarattınız diyeyim… Hadi skor iyi gelir inşallah…
Keyif,
Keyif, ne güzel bir kelime benim favorilerimden,kutlama mesajlarımın baştacı doğum günün dilediğince,keyfince olsun gibi…Hiç düşündünüz mü hoşnut olduğunuz şeyleri etrafınızdaki olup biteni,elinizdekileri veya yapabildiklerinizi fazla dillendirmediğiniz hatta aklınızdan bile geçirmediğiniz için keyif alıp almadığınız noktasını ıskalıyorsunuz.Sıkılma dediğimiz durumda bu ıskalamalar sürekli hale geldiğinde oluşuyor.Anı yakalamak ve hayattan keyif almak noktası da burda başlıyor yani keyif aldığınız anı bilmek ve tadına varmak noktasında bu okul bitirmek,eve dönüş,yeni bir işe başlamak haftasonu gezmesi bir çiçek almak ve daha önemlisi onu götüreceğiniz birinin olması ve götürdüğünüzde duyduğunuz haz olabilir bir düşünün bu konuya kafa yormaya değmez mi?,,
This slideshow requires JavaScript.
31 Mayıs 2010
31 Mayıs 2010 tarihini ister futbol haberleriyle hatırlayın isterseniz de magazin haberleriyle. Muhtemelende birkaç hafta sonra görüntülü ve yazılı basında unutlmuş bir tarih olacaktır. Ancak öyle bir konu var ki bu tarihle ilgili… İskenderunda deniz üssümüze ve Filistin’e gerçekleştirilen sivil yardım hareketinde Mavi Marmara gemimize yapılan saldırılar, İsrailin İran ve Suriye yakınlarına konuşlandırdığı nükleer başlıklı füzeler taşıyan denizaltılar, İskenderunda altı şehidimizin üstüne Gazze yakınlarında dokuz vatandaşımızın öldürülmesi… İşin düşündürücü tarafı İskenderuna yapılan saldırı ve Mavi Marmaraya yapılan çıkartmanın arasında dört saat fark olması. Denizden yapılan konvoy çıkartması ve deniz üssümüze yapılan saldırı. Komplo teorisi olarak değerlendirmek ne kadar doğrudur acaba ? Netenyahu’nun açıklamalarındaki pişkinliktende belliki İsrail uluslararası hukuk kurallarını çiğnemeye çekinmiyor. Türkiye hükümeti ise maruz kaldığı terörist saldırılar sonrası getirmiş oldukları açıklamalardaki geleneği bozmayarak öğlen saatlerinde terörü lanetliyoruz cümlelerini sarfetmiştir. İsrailin bulunduğu insanlık dışı saldırıya karşı bir açıklamada bulunmak için şiddet kullanımına karşı müdahale hakkımızın dolmasınımı beklemişlerdir acaba? Aslını isterseniz öyle bir müdahale kararıda sanmıyorumki alınsın. Ancak isterdim ki İsraildeki diplomatik temsilcilerimiz geri çağırılarak İsraille diplomatik ilişkiler kesilsin. Olan uluslar arası alanda Türkiyenin prestijine gelen zeval ve daha önemlisi onca insanımızın hayatını kaybetmesidir. Her yönden eli kolu bağlanmış bir ülke görünümü verdiğimiz bu olaylar dizisinin sonucunun ne olacağıda sanırım çoğumuzun aklında maalesef belirgin…
yansıma,yanılsama
Aldırmadan Yaşamak, gördüğüm yaşam biçimi,değişen düzenin kaçınılmaz sonucu bu.
Ormanlar yanıyor ,kazalar doğal afetler,hastalıklar oluyor ve evlerimzdeki renkli kutulardan izliyoruz,birşeyler yumurta kapıya dayanmadan gözümüze sokulmuyor,sıradanlıklar içindeyiz savaşlarda kaybedilen insanlar maç sonucu açıklanır gibi aktarılmakta bize,bu olmamalı elden birşey gelmeli köşeye çekilip ağlamanın da söğmenin ve isyanın da faydası yok.
Birbirimizi uyarmamız,bildiklerimizi paylaşmamız gerek
Elif Şafak Üzerine…..
Elif Şafak 2009 yılının en çok kazanan Türk yazarıdır..
Resmi rakamlarla kitapları 550.000 (gayrıresmi sonuçlara göre 5.0000.000–KorsanKitap–) adet satılmıştır..Hakkında birşeyler yazmak istedim.Belki de bunu bir saygı duruşu olarak kendime görev addettim..Belki de hala adını duymayan varsa ve o (Elif Şafak’ı tanımayan kişi) bizi takip ediyorsa adını duyurmak istedim….
Her zaman olduğu gibi ; onu karalayan düşünceler , yazılar şöyle bir yana dursun ……..
Kendisinin her hangi bir kitabını okuyup hayran olmayan bir kitapsever tanımıyorum diyebilirim..”Mahrem” ile adını duyuran , ”Baba Ve Piç” ile mahkemelik olan ve ”Aşk” ile zirve yapan yazarımız bugüne kadar yabancı dilde de bir çok kitap yazdı…Amerika’da Avrupa’da çeşitli üniversiteler de hocalık yaptı.Gerek hocalığı olsun gerek kitapları olsun çalışma yaptığı konular ”Kadın ve İslamiyet” , ”Mistisiszm” , ”Edebiyat ve Kadın” gibi konulardır(anlayacağınız üzere burada bir ortak payda var) fakat asıl merak konusu olması gereken onun tasavvufla nasıl tanıştığıdır bence..Çünkü , öyle içten bir aşk anlattı ki bizlere hayran olmamak elde değil , büyüsüne kapılmamak elde değil..Pembe kapağına aldananları kırmamak adına bir de siyah kapaklı çıkardı kitabını..Ne yaptı etti kitabı milyonlar sattı..Otobüste , tramvayda , metroda , vapurda Elif Şafak okundu tartışıldı tanıtıldı..O bunu gerçekten hakediyor…
Son romanı ”Kağıt Helva” da ise bugüne kadar yayınladığı kitaplardan seçilmiş paragraflara yer verdi yazarımız.Sanırım o da kendi kitaplarına bir nevi saygı duruşu yaptı..Şu anda ise gazetede yazdığı yazılarla hayranlarına dokunuyor yazarımız..Çalışmaları devam ediyor tabi ki..
Yeni kitaplarını dört gözle bekliyoruz…
Unutmadan tekrar yazalım ; kitap okumak bir hobi değildir , sadece zamanı iyi değerlendirmektir…..
(—Bundan sonrası Habertürk den alıntıdır—)
22 Nisan 2010 Perşembe,
ÇOCUKLUĞUMUN bir kısmı İspanya’da geçti. 1970’lerin Ankara’sından sonra Madrid alabildiğine farklıydı, renkliydi. Zil, şal ve gül, şendi. Sokaklarda ne kadar çok kadının yürüdüğünü gördükçe şaşırdığımı hatırlıyorum. İspanyol kadınları ürkek değildi. Bedenlerini ve kıyafetlerini bir yük gibi taşımıyorlardı. Kamusal alan sadece erkeklere ait değildi, herkesindi.
Madrid’dekinden tamamen farklı bir kamusal alan düzenlemesini seneler sonra Amman ve Şam gezisinde gördüm. Amman sokakları daha farklı bir yazı konusu ama Şam sokakları ağırlıklı olarak erkeklere aitti. Etraftaki yayalar, görevliler, sürücüler, seyyar satıcılar, ekseriya erkekti. Orada yabancı olmak, kadın olmak, farklı olmak nında dikkat çekiyor, bireyi boğan bir hal alıyordu.
Bir an için iki hayali şehir düşünün. Birinin sokaklarında, meydanlarında sadece erkekler olsun. Diğerinin kamusal alanında kadınlar ve erkekler beraber ve özgürce dolaşsın. İki şehrin bireyler üzerindeki etkisi aynı değil. Ritmi, enerjisi, havası aynı değil. Kamusal alanların sadece erkeklere açık olduğu yerlerde hayat daha yekparedir. Farklılıklara daha kapalı, daha tahammülsüzdür. Dolayısıyla daha baskıcıdır.
On bir yaşında gittiğim İspanya’da seneler boyu kadınların kamusal alandaki etkinliğini görmek bende derin izler bıraktı. En az bunun kadar bana hayret veren bir başka şey daha vardı: Engellilerin gündelik hayata yoğun katılımı. Madrid’de sokaklarda, mağazalarda, sinemalarda, lokantalarda ve işyerlerinde ne kadar çok engelli insanın olduğunu gördüm. Sadece iziksel engelliler değil, aynı zamanda zihinsel engelliler de dışarıda, hayatın içindeydi. “Görünmez” değillerdi. Kimse “utanmıyor”, “saklamıyor”, “yok saymıyordu”.
Belki farkında değiliz ama bu kadar çok zihinsel ve fiziksel engelli insanı hayatın her aşamasında, şehrin her noktasında görmeye alışkın değil bizim gözlerimiz. Bu bizim kendi ayıbımız. Kendi kusurumuz. ngelli insanların hayata dört dörtlük katılmalarının önünde doğuştan ya da sonradan bir “mâni” varsa şayet, bizim önümüzde de daha büyük bir “zihinsel mâni” var aşmamız gereken.
Türkiye’de binlerce zihinsel ve fiziksel engelli yaşıyor, kimi çocuk kimi yetişkin, tıpkı başka ülkelerde olduğu gibi. Tek farkla: Bizde “farklı” görünen insanlar o kadar kolay dışarı çıkmıyor, çıkamıyor. Fiziksel olarak farklı görünen insanlar “dışarı korkusu” yaşıyor. Onları gözlerimizle, sözlerimizle dışlıyoruz. Biz engelli insanlarımızı eve kapatıyoruz. Bu kültürel ve toplumsal duvarı delebilenler ise çoğu zaman dışarıda pes ediyor. Çünkü şehir hayatı onları düşünerek planlanmamış.
Hayrünnisa Gül’ün himayesinde başlatılan “Eğitim Her Engeli Aşar” kampanyasını bu açıdan çarpıcı, önemli buluyorum. Özel sınıfların kurulması, yeni okulların açılması ve en önemlisi, daha fazla engelli çocuğun kendilerini geliştirebilmeleri için bu kıymetli bir adım. Basına yansıyan konuşmasında Hayrünnisa Hanım, “Çocuklarınıza güvenin” diye seslendi anne babalara. “Hayata dört elle sarılmaları için onları teşvik edin.” Ve onları dört duvar arasında tutarak iyilik etmediğimizin altını çizdi. Bu sözlerin, engelli çocuklarını dışarıya çıkarmaya alışkın olmayan bir toplumda etkisi büyük.
Ne kadar çok sayıda birbirinden farklı insan, eşit ve özgür şartlar altında, ezilmeden ve horlanmadan, aynı sokakları, aynı mekânları kullanmayı başarırsa, demokrasi kültürümüz de o kadar pekişir. Demokrasi masa başında ya da kürsüde değil, hayatın içinde test edilir. Bir insanın ne kadar hoşgörülü olduğu lafla değil, ündelik hayatın içinde belli olur. Daha renkli, daha çoğulcu, daha eşitlikçi ve daha oşgörülü bir kamusal alandır ihtiyacımız olan. Hepimizin.
Evet , Türk olarak anılmaktan onur duyuyoruz..Türk kadar güçlü olabilmek istiyoruz…(Deportivo taraftar grubu)
Kendi stadyumları olan Riazor da oynadıkları her maçta yüzlerce Türk Bayrağı açan ; özellikle Yunan takımlarıyla oynadıkları Avrupa Kupası maçlarında stadı ”Türkiye Türkiye” diye inleten İspanyol kardeşlerimizden haberiniz var mı??
Peki nereden geliyor bu Türk sevgisi ;
Osmanlı İmparatorluğu zamanına dönelim..(Keşke dönebilsek)..Barboros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları, Barboros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komşu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara “Türkler” adını takmışlar. Bu ad sporda, özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş. Buna karşılık, La Coruna halkı da Celta Vigo taraftarlarına yakınlığı ve iyi ilişkileri nedeniyle Portekiz’li yakıştırması yapmışlar….(alıntıdır)
Özellikle Celta Vigo maçlarında stadı inleten İspanyollar , galiyibiyet coşkusunu da bizler gibi yaşıyor..İspanya sokaklarında dalgalanan Türk Bayrakları görülmeye değer…Ve tabi ki az önce vurguladığım gibi Yunan takımlarıyla oynadıkları maçlarda da bizden aşağı kalmıyorlar..
La Coruna da ”Deportivo La Coruna-Celta Vigo” maçı izlemeye değmez mi? Ne dersiniz…
Boğazın Ateşli Derbisi
”Derbi Maç” denildiğinde aklımıza gelen bir kaç maçtan birisidir ‘Galatasaray-Fenerbahçe’ maçı…
Ama ‘Galatasaray-Fenerbahçe’ maçı dediğimizde aklımıza ne geliyor ; kavga, küfür , kırmızı kart , yumruk , tekme….
Şimdi burada şu senede şu maç şöyle oldu bu maç böyle oldu diye başlayacak olursak ben işin içinden çıkamam…En azından çok az bir kitleye hitap etmiş olurum ve bu da beni üzer…O yüzden eski ve eğlendirici bir video ile söze başlamak isterim ;
Spikerimizin heyecanı , Tanju’nun tavırları , Ahmet Çakar ve Felsefe , ‘Neden İsmail neden bu taraf’….Canın sıkıldıkça izle…
Ama çok şükür bunları da gördük ;
Bu demeçten önce çok değil yahu önceki yaz ; Arda asist yaptı Türkiye ayağa kalktı , Semih gol attı Türkiye ayağa kalktı , Galatasaraylı Fenerbahçeliye sarıldı beraber ağladı…Ama diyorlar ya futbolcular sahada babamı tanımam diye gerçektende tanımazlar..
Atamızın dediği gibi, ‘ben sporcunun zeki çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim’
Derbide her iki takıma başarılar dilerken temennimiz dostça bir müsabaka olması yönünde…
En azından Özhan Canaydın için..
Galatasaray transfere doymuyor…
Yıl 2008…Şubat ayı..Yer ; İstanbul….Stat ; Şükrü Saraçoğlu….Türkiye Kupası Çeyrek Final İlk Maçı…
Henüz iki yıl öncesi..Sahada 11 Metin var…11 TÜRK…11 i de Milli Takımın hakkını verebilecek kapasitede futbolcular… Galatasaray etkili oynuyor ancak beraberliğe razı oluyor…Onca baskıya , sakatlığa rağmen sahaya çıkan 11 aslan , 11 TÜRK sahadan gururlu ve başı dik ayrılıyor…..
Bugünden bir ay sonrasına gitmek istiyorum….
Yıl 2010…Şubat ayı…Yer ; İstanbul…..Florya Metin Oktay Tesisleri….
Elano , Kewell , Jo , Neill , Leo Franco , Baros , Keita (belki de Dos Santos) Sahi yahu biz bu kadar yıldızı nasıl bir araya getirdik…
Peki bu yıldızların ortak özellikleri neler?
Premier Lig mi?…Olabilir…Milli takımlarında oynuyorlar veya oynamışlar mı?..Evet..Kalite mi?..Olabilir.. Gelecek vaadediyor mu?..Biraz.. Takıma uyum sağlar mı?…Zaman gösterecek.. Yoksa uyum sorunu yaşar mı?..Hayır…Buna benzer bir süzgeçten geçen futbolcular gerçektende çok cüzi miktarlara İstanbula Floryaya geliyorlar..Peki ama nasıl..O kadar borç altında nasıl… İşte bu noktada bu sorumun cevabına ben politika derim…Çok paran olabilir , mükemmel bir stadın hatta müthiş değerli arsaların olabilir…Ama gün gelir ; ne o stadında Milli Maç oynanır ne de o stadında Avrupa Kupası kaldırılır…Bunlar tamamen yöneticilik anlayışı ve ince elenip sık dokunan transfer politikalarıdır..Taraftarı susturmak için yapılan transferler değil , taraftarı heyecanlandıran transferlerdir…
Premier Lig karması kurma yolunda ilerliyor Galatasaray…
Bu transferler herkesin iştahını kabartıyor ama TÜRKİYE kazanıyor , Ülkemizin prestiji artıyor…Bizim ligimiz ;ununu eleyip eleğini asanların , beklentisi olmayanların , sadece para kazanmaya gelenlerin ligi değildir… 321 milyon dolar ediyorsa yayın hakları ; Jo yu da izle , Elano yu da izle , Baros u da izle , Arda yı da izle…Hakkındır..
Unutmadan ; sakın taraf tuttuğumu düşünmeyin burası serbest atış…..
Bu arada bu takım yakında Premier Lige 21.takım olarak girerse sakın şaşırmayın…..



















örtmenim arkadaşlar konuşuyo!