'yaşam' kategorisi için arşiv
Ömür Dediğin…
Sunay Akın’ın son kitabı “Bir Çift Ayakkabıyı” bu sabaha karşı bitirdim.
Aslında bu kitapla ilgili yazabileceğim o kadar çok şey anlatılacak o kadar enteresan hikaye var ki…
Yazar “ayakkabı” kavramını kitabının odak noktası yaparak,ayakkabıyı yan unsurlarıyla,tarihi olaylarla,hepimizin çok yakından tanıdığı şahsiyetlerin yaşadıklarını zaman zaman trajikomik zaman zaman da duygusal yanlarıyla gün yüzüne çıkarmış…
Tüm bu ustalıkla ve kalem kıvraklığıyla yazılmış hikayelerin arasında bir hikaye var ki hepsinden daha fazla ilgimi çekti desem herhalde yanılmış olmam.Hikaye dünyanın en uzun yaşayan insanıyla ilgili.Yani Zaro Ağa’yla…
Zaro Ağa kürt asıllı bir Türk vatandaşı.Bitlis’te hayata gözlerini açar ve geçimini hamallık yaparak sağlar.İstanbul’a gelerek şu anda İstanbul’un tarihi göz bebeklerinden sadece birkaçı olan Selimiye Kışlası, Ortaköy ve Tophane camiilerinin inşaatında çalışır,daha sonra da ölümüne kadar belediyede serhademelik yapar.Şu ana kadar o dönem çerçevesinde normal bir insanın yaşayabileceği şeyler olan Zaro Ağa’nın hayatı sadece bunlarla sınırlı değil…
Doğumu 1774 veya 1777 olarak biliniyor.Ölüm tarihi ise 1934.Yanlış görmediniz Zaro Ağa yaklaşık 160 sene yaşar.Bu 160 senelik ömründe On Osmanlı padişahı ve bir Cumhurbaşkanı görür,6 savaşa katılır,11 kez evlenir ve bu evliliklerinden 13 çocuğu, 29 torunu olur.Zaro Ağa iki kez Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıkar ve ulu öndere “Sultan” diyerek hitap eder.Ayrıca kendisini takdir ettiğini belirtir fakat kadınlara fazla hürriyet vermesini kendince eleştirir.

Yaşamının son zamanlarında doğal olarak dünya medyasının da ilgisini çeker.Amerika’ya ve İtalya’ya davet edilir.Böylece Zaro Ağa için yurtdışı macerası başlar. Amerika’da onun sırtından para kazanmak isteyen bazı çıkar odakları onu sirklerde adete bir sirk hayvanı gibi teşhir ederler.Ayrıca bir araba kazasında ciddi şekilde yaralanarak uzun süre tedavi edilir.Amerikalı bazı bilimadamları onun beyni ve kalbinin hala o denli nasıl çalıştığını anlamaya çalışırlar ve ölümü halinde onun beynini ve kalbini alma telaşına düşerler.Oysa ne acıdır ki ülkesine geri döndükten sonra 1934′te vefat eden bir buçuk asırlık çınarın kalbi de beyni de otopsi sonucu alınır ve saklanır.

Son olarak Zaro Ağa’nın bunca ilginç özelliği arasında öyle biri var ki doğru okuduğuma emin olmak için aynı cümleyi 10 kez okuduğuma sizi temin edebilirim.Çünkü kendisi Türk resim sanatının ilk çıplak erkek modelidir.2.Meşrutiyet döneminde Kız Sanayi-i Nefise mektebinin müdiresi kızların sürekli çiçek vs. resmi çizmelerinden şikayet ederek iyi bir çizim için çıplak modele bakarak resim yapmaları gerektiğini söyler.Fakat o dönemde çıplak bir erkeği kız öğrencilerin karşısına oturtmak zor olduğundan önce heykellere bakarak çalışılır.Faydasının olmadığı anlaşılınca Zaro Ağa imdada yetişir ve çıplak modellik yapmayı kabul eder.Fakat en fazla üç gün dayanır.Gerekçesi kendi ağzından şu şekildedir: “Hepsi de huriler gibi,bir iki dene olsa ne ise emme ben bu kadar kızı nideyim?”

İşin hulasası,dünyadan bir Zaho Ağa gelir geçer ardından izler bırakarak…
İlginizi çektiğini ümit ediyorum.eğer yeterli olmadıysa iyisi mi en yakın kitapçıdan bir tane alıp okumaya başlayın.Ne demek istediğimi o zaman anlayacaksınız…
http://mustafacihandemir.wordpress.com/
korkuyor
İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için,sevmekten korkuyor
Sevilmekten korkuyor,kendisini sevilmeye layık görmediği için
Düşünmekten korkuyor,sorumluluk getireceği için
Konuşmaktan korkuyor,eleştirilmekten korkuğu için
Duygularını ifade etmekten korkuyor,reddedilmekten korktuğu için
Yaşlanmaktan korkuyor,gençliğinin kıymetini bilmediği için
Unutulmaktan korkuyor,dünyaya iyi bir şey vermediği için
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
William Shakespeare
Hayatın gözleri
Gözlerinin içine bakmak hayatın,
Masmavi gözlere bakar gibi derinliğinde kaybolmak,
Kahverengi gözlere bakar gibi sıradan da olsa hayatın yaşamaya değer olduğunu anlamak,
ve ela gözlere bakar gibi hayatın renklerinin ahenkle dans edişini seyretmek…
Gözlerini hiç kaçırmadan ebediyen kapanana dek…
Kişinin gündemi,
Herşey havada kalıyor sanki bu aralar tam birşeyleri tanımladım anlamlandırdım derken.Okudun dinledin,yaşadın gördün on yıl sonra işin aslı başkaydı oluyor bu aralar sıklıkla,maçımızı izliyoruz ağız tadıyla derken yalan dolan,siyaseti izliyoruz dün dündü bugün bugün denilebiliyor,dostluklar aile gelecek umut derken hayatta tutunmak için sebepler bizi bu komedya içinde mutlu ve güçlü kılmak için motive ediyor edebiliyor en güzel günler henüz yaşamadıklarımız, N. Hikmet’in de dediği gibi öncekiler de fena değildi.
90’larda Çocuk Olmak
20’li yaşlarda olduğumuz şu günlerde yetişkinliğe hazırlığın, ileride fazlasıyla kullanacağımız edinimleri kazanmanın peşindeyiz.21.yy ın değişen teknolojisi ve kültürüne ayak uydurmanın derdindeyiz. Çocukluk dönemlerimizi aşmış, artık kendi kararlarımızı vermemizin rahatlığı içindeyiz ve her geçen gün cebimize koyduğumuz şeylerle geleceğin dinamik toplumunu yaratmaya çalışıyoruz. Ama cebimizde çok daha öncelerde oraya yerleşmiş bir kazanımımız var.90’larda çocuk olmanın doğallığı,sıcaklığı,samimiyeti ve gerçekçiliği.
2000’li yılları yaşadığımız şu günlerde medyanın kendi inisiyatifi doğrultusunda bizleri güdümlemesi ve tek tip bir sürü toplumu haline getirmesi amacının geçmişteki toplum değerlerinin, geleneklerin,gerçekçiliğin en büyük düşmanı olduğunu kabul etmemiz gerekir.Teknolojinin,medyanın çocukların zihinlerini daha esir etmeyi başaramadığı son dönemdir 90’lar. Bu yüzden günümüzün gençleri olan bizler için 90’lı yılların çok büyük bir yeri ve önemi mevcut.
Bebekliğimizden sonra kendimizi yeni yeni fark etmeye başladığımız dönemde hayatımızdaki en önemli şey oyuncak,televizyonların yeni yeni özelleştiği dönemde ilgimizi en çok çeken şey ise çizgi filmlerdi.70’li ve 80’li yılların çocukluklarını yaşayan bizden yaşça büyükler gibi biz de kendi oyuncağımızı çoğunlukla kendimiz yaratır en basit bir nesneyle kendimizi hayal dünyasının içinde buluverirdik.Şimdinin internet kafelere kapanan çocukların aksine biz eğlenceyi sokaklarda,parklarda arkadaşlarımızda bulurduk. Saklambaç,yakartop vs. oynar,bisikletin deyim yerindeyse tepesinden inmezdik.Bizim için çok değerli bir oyuncak olan tasoları arkadaşlarımızla oynar,sahiplenmeyi ve paylaşımcılığı öğrenirdik.Çizgi filmlerde öğrendiğimiz replikleri arkadaşlarımıza söyler,hayal dünyası ile gerçek dünya arasında kendimizce bir bağ kurardık.Bütün bunlar ergenliğe girmeden önceki çocukluk hallerimizde zihnimizin bir köşesinde yer eden pozitif etkilerdi.Paylaşımcılık , eğlence,sosyalleşme gibi etkiler bizim o günlerdeki zihinsel gelişimimizin en iyi yardımcısı oluyordu.Şimdiki çocuklara baktığımda ise gelecekte de sürü psikolojisi altında kendi yollarının kendileri tarafından çizilemediği teknoloji ve medyanın adeta zombileştirdiği yetişkin adayları olarak görünüyorlar. Günümüzde medyanın başta çizgi filmler olmak üzere demin ifade ettiğim paylaşımcılık vs. unsurların aksine savaş, karşıdakine zarar verme,istedikleri şeyleri zor kullanarak elde edebilecekleri düşüncesinin pompalanması çocukların saldırgan, asi,paylaşımcılıktan uzak, bencil, egoist bireyler olmasına sebebiyet veriyor.Zaten teknolojinin günden güne çok hızlı bir biçimde değişimi kuşaklar arası yıl farklarının azalmasına yol açıyor.Bu da birbirine yakın yaştaki bireylerin bile kuşak çatışmasına sebebiyet veriyor.
Bir geçiş dönemi olmasından dolayı 90’larda çocuklar arasındaki iletişim kopukluklarının ilk sinyalleri görülmeye başlıyor.90’lı yıllaın ortalarından sonra yaygınlaşan atariyi, şimdinin bilgisayarının bireyler üzerinde yarattığı sanallaşma olgusunun başlangıç noktası olarak görebiliriz.Gameboy lar, sanal bebekler çocukları yavaş yavaş gerçekçilikten uzaklaştırmış onları sokaklardan alıp evlere mahkum etmiştir.Bu durumda en büyük sorumluluk ebeveynlere düşmüş,bilinçli aileler çocuklarının gerçek hayattan kopmasına izin vermemişlerdir.
Bugün bile hala 90’larda izlediğimiz çizgifilmleri ve programları (Pokemon, Hugo ve Tolga Abi,Teletubbies, He-Man,Power Rangers,Bugs Bunny,Road Runner,Digimon,Jetgiller, Şirinler vb.), oynadığımız oyunları (saklambaç,yakalambaç,bisklet yarışı,yerden yüksek,körebe,taso,futbolcu kartları vb.), yiyip içtiklerimizi (ağızda patlayan şekerler,yumiyum,meybuz,sulugöz ,sade gazoz,leblebi tozu,tipitip sakızları vb. ) sadece o zamana özgü şimdi kaybolan şeyleri (jeton,kaset),O günlerde yaptıklarımız ve yaşadığımız duyguları (kapıya tırmanmak,cumartesi sabahı sırf çizgi film izlemek için erkenden kalkmak,Pazar günü sendromuna girmek, sivrisinekler uzak dursun diye mahalle aralarına sıkılan o beyaz dumanın arkasından koşmak,annemizin ince ve bütün gücüyle bize bağıran sesine karşı “5dk daha” cevabını vermek) ve o dönemin popüler şarkıcılarını (Burak Kut,Hakan Peker,İzel,Barış Manço vb.) tekrar hatırladığım zaman çok karmaşık duyguların içine sürüklenirim hatta hüzünlenirim çünkü o güzel günler birdaha geri gelmeyecektir ve o çocukluk duygularımızı ömrümüz boyunca bir daha yaşayamayacağımızın bilinci hakimdir.O sıcaklığı doğallığı bundan sonraki nesillerin de yaşayabileceğine inanmıyorum.Bunun için 90’lı yıllar hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağı insanları farklı duygulara sürükleyen bir dönemdir. Benim gibi 90’ların tadını doyasıya çıkaran tüm akranlarımın da böyle düşündüklerine eminim.
Bu yüzden o dönemi çocuk olarak geçiren bireylerin yani bizlerin şimdiki gibi teknolojinin ve medyanın elimizi kolumuzu bağlamadığı bir toplum ve bilinçli nesiller yetiştirmek için bu iki unsuru kendi pozitif amaçları doğrultusunda kullanmaları gerektiğine inanıyorum.
M. Cihan DEMİR
geçmişe hoşçakal dedi !
Bir yerde birileriyle aynı yaşamı paylaşıyor olabiliriz,hayatımıza zamanı geldiğinde dokunmuş olabilirler sahte hislerle bunu o zaman değil onlar gittikten sonra fark edebilmişizdir.
Kimisi kendi için doğru olanı yapar ,kimisi bir başkası için.Zaman zaman dile getirmesek de, bunu yaparsak insanlar ne düşünür beni nasıl nitelendirir diye sorgulamaktan kendimizi alamıyoruz,sanıyoruz ki birileri için çok önemliyiz aslında hiç de değiliz.
İnsanları üzmemek asıl amacımızdır bir kaçımız için belki benim içinde öyleydi bunu ne için yapıyordum ya da kim benim için bunu yapıyordu.Ama öğrendim yirmili yaşlarımda insanları benim değerlendirme kriterlerimle değerlendirmemek, herkesten yapabileceği kadarını beklemekmiş doğru olan, sonunda vazgeçersin bir avuç insandan.
Keyif,
Keyif, ne güzel bir kelime benim favorilerimden,kutlama mesajlarımın baştacı doğum günün dilediğince,keyfince olsun gibi…Hiç düşündünüz mü hoşnut olduğunuz şeyleri etrafınızdaki olup biteni,elinizdekileri veya yapabildiklerinizi fazla dillendirmediğiniz hatta aklınızdan bile geçirmediğiniz için keyif alıp almadığınız noktasını ıskalıyorsunuz.Sıkılma dediğimiz durumda bu ıskalamalar sürekli hale geldiğinde oluşuyor.Anı yakalamak ve hayattan keyif almak noktası da burda başlıyor yani keyif aldığınız anı bilmek ve tadına varmak noktasında bu okul bitirmek,eve dönüş,yeni bir işe başlamak haftasonu gezmesi bir çiçek almak ve daha önemlisi onu götüreceğiniz birinin olması ve götürdüğünüzde duyduğunuz haz olabilir bir düşünün bu konuya kafa yormaya değmez mi?,,
This slideshow requires JavaScript.
sıkıysa yavaşlama…
Bu sabah yaklaşık son 4 aydan farklı olarak erken kalktım.Erken kalkmamın nedeninden bahsetmeyeceğim tabi de neyse sabah haberlerinde Kanada’da yapılan zekice bir hız kontrolü uygulaması haberi gözüme çarptı.Araçların yavaş gitmesi gereken birçok yola top oynayan çocuk resmi yapılmış.Bu resim tabiki asfalta yapılıyor fakat karşıdan bakıldığında göz yanılmasına sebep olarak sanki orada bir çocuk varmış hissi uyandırıyor ve söfor yavaşlıyor.Bizim memleketimizde de böyle zekice fikirler çıksa süper olacak ta bizde o resimler yalancı çoban vazifesi görür.İlkinde yavaşlayan yurdum insanı 2.de basar gider bence…Gerçek bir çocuk yola fırladığında resim deyip …Neyse neyse bundan sonrasını yüreğim kaldırmayacak =)…İlk başta bizim gibi toplumca trafik canavarı olan ülkelere bir faydası olur diye düşünmüştüm.Ama vatandaşımı düşündükçe ne kadar yanlış bir kanıya vardığımı farkettim…Farkettiğim başka bir şeyse lafı fazla uzatmış olduğum…
BELKİ…
Gün kararıyordu.Yükseklerden bakıyordum derice bir vadiye
Aslında yüksekten korkuyordum.Burda nasıl durabildiğimi inan bilmiyordum.
Burda durmak zorunda olduğumdan mı,iman gücünden mi yoksa vatan sevgisinden mi
Belki de hepsinden…
Belki geride bıraktıklarımı bir daha görememekten,
Belki de vücuduma girmesini istemediğim o küçücük canavardan korkuyordum.
Bulutlara bakarak hava kararmadan önce hayaller kurup,
O hayallerin gerçekleştiğini görmek için elimdeki buz gibi şeyi sıkı sıkı tutuyordum.
Biliyordum bişeyler yaklaşıyordu usulca
Gündüzün umut verici halini karanlık çoktan yok etmişti bile…
Artık umudu kendimde aramalıydım.
Birden yanlız olmadığımı farkettim.
Etrafımda benimle aynı ruh hali içinde olduğuna emin olduğum gencecik bedenler…
Kiminin gözünden akan yaşlar ıslatıyor yanağını,
Kimi de bildiği duaları okuyor belki de daha önce Allah’a hiç bu kadar yakın olmadığını düşünerek…
En gencimiz ise ellerine bakıyor,belki yaşlılığında ellerinin ne hale geleceğini tasavvur ediyor ,
O günü görmeyi herşeyden çok isteyerek…
Belki de o ellerle ellerini kavradığı sevgilisinin güzel yüzünü hayal ediyordu
Herkesin düşüncelerini aynı anda duysam kulaklarım sağır olurdu
Ama aksine öyle bir sessizlik vardı ki
Bir anda bunun gerçekleşip gerçekleşmediğinden emin olamadım.
Karanlıkta bir ışık gördüm birden
Geçen gece gördüğüm rüyayı hatırlattı bana
Bir ışık hüzmesi doğruca bana geliyordu rüyamda
Gözlerimi kapatmaya çalışmış, kapatamamıştım.
Başımda bir ağrı vardı uyandığımda…
Aynı baş ağrısını nedense şimdi de hissediyordum.
Ağrıyı hissettiğim anda karanlığın içinde parlayan ışık yok olmuştu.
Sıcak sıcak terliyordum.
Durduk yere niye bu kadar terlemiştim
Vücudum da aşağı çekiyordu beni zaten üzerimdeki ağırlıklar yetmezmiş gibi…
Alınımdan akan terler burnuma kadar gelmişti nerdeyse …
Karanlık iyice artmıştı ki bir çığlık sesi geldi kulağıma
Rüyadaki şey başıma gelmişti tekrar, gözümü açamıyordum…
Alnımdan akan ter artık dudaklarımın arasında dolaşıyordu.
Aniden gözlerim sonuna kadar açıldı.
Dudaklarımda dolaşan şey ter değil kandı.
Artık vücuduma söz geçiremiyordum
Şimdi iki dizimin üzerindeydim.
Karanlığı küçük ateşböcekleri deliyodu
Ama ne yazık ki onlar ataşböceği değildi.
Gözlerimi açtığıma pişman olmuştum.
Gördüklerimi bir daha görmemek için kör olmaya bile razıydım o anda
Sanki isteğim gerçekleşmiş gibi gözlerim tekrar kapandı
Sonunda görüntü tamamen gitti
Ve herşey olup bitti…
Mustafa Cihan DEMİR (10.08.2010)
Kişisel Blogum : http://www.hayatcafesi.blogspot.com/

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!