‘ etiketlenmiş yazıaşk

28
Tem
11

Buldurmaca

AŞK… Kimilerine göre gereksiz bir hissiyat yumağıyken, kimilerine göre hayatın asıl manası… Türk dil kurumunun tanımına göre ise “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” imiş. Tabi bide makine mühendisi olan arkadaşlarımızın konuya bakış açısı mevcuttur ki zihin felcine bile yol açabilir. Misal “of o nasıl bir güzellikti be abi öyle” değil de, “at kaçıran arkadaşım var benim” gibi.  Bilmem ne kadar doğru ama bana göre hormonal bir vakadır kendisi. Zannedilmesin ki bahsi geçen tek hormon testosterondur. Haa etkisi yok mudur, o ayrı mesele. Öyle aşk ömürde bir kere karşına çıkar falan derler ya, eeeh inanmayın. Derseniz ki ömrü boyunca tek bir insana aşık olmuş homosaphiensler yok mudur? Tabi ki vardır. Ama konumuz o değil. Eh be kardeşim ne zırvalıyorsun sen diyecek olursanız eğer (ki hakkınızdır),muhabbeti koyultmadan önce meselenin adını koyalım. Aşkı arayıpta bulamamaktan gidiyor sohbet. (Not: Bu yazı size aşkı buldurmak için yazılmadı. Öyle bir beklenti içerisine girmemeniz önemle rica olunur. Zaten kelin merhemi olsa başına sürer demi ama!)

Bulanlar bulamayanlara yol göstersin şeklinde bir çözümü ne yazık ki mevcut olmayan bu illet, ilerde es kaza denk gelinirse kara sevda (bir nevi ince hastalık / diğer adıyla platonik aşk) halini alabiliyor. Vakti zamanında İbni Sina Horasan civarında bir gençte bu sismik bulgulara rastlamış ve kendisine “o kızla evlenmenin bir yolunu bul yoksa senin durum vahim evlat” şeklinde öğüt vermiştir. Bilinen ilk kara sevdamıdır kendisi bilemem, kaldı ki o beni bağlamaz.

Aş, iş, eğitim sloganıyla kampüs hayatına dalan sosyalleşme çabasındaki öğrencilerin ilk hedefidir kendileri. Eee aş, iş, eğitime ne oldu diyecek olursanız, zat-ı alinizinde muhtemelen başına geldiği üzere yalan oldu. Bu uğurda fazladan bir sene bile okula adanabilmektedir. Tabi sonra “lan bu İngilizce lisedeki hazırlıkta böyle değildi yav” feryatları yükselebilir bünyelerde. Aman diyeyim, dikkat edilesi bir husustur.

Aşkı bulmak (bazı bünyelerdeki eş değer ismi aşkı tatmaktır) konusunda kendilerini bahtsız sayan insan evlatları, şeytanın bacağını kırabilmek için çeşitli ortamlara dahil olma telaşına düşerler. Ve tabi doğru orantılı olarak her yeni girilen ortam daha fazla harcamayı da beraberinde getirir. İlk kapısı çalınan mekanlar genelde eşli dans kursları olur. En uç örneği ise tekvando kursudur. (Sebebini bilen birileri varsa lütfen beni de aydınlatsın… ) Pahalı kafelerde yüksek bahşiş bırakmakta (çevre masaların görüş açısı hesaplanarak ideal zamanlama ve teferruatı) bu arayışın temsili olabilmektedir. Ayrıca dört tekerlekli bir binek araç (iki kapılı, üstü açık, mümkünse motorundan etrafı rahatsız edebilecek miktarda ses çıkan) sahibi olabilmekte amaç doğrultusunda işe yarayan etmenlerden sayılabilmektedir ki işte tam bu noktada bir mantık karmaşası doğar. O da arayış türünün ne olduğudur…

Örnek Soru: ‘A’ erkeği saatte iki kilometre hızla ‘X’ kafe’sine doğru yol alırken, ‘B’ kadını saatte bir kilometre hızla ‘Y’ kafe’sine doğru ilerlemektedir. ‘Y’ ve ‘X’ kafeleri yan yana bulunduklarına göre, ‘A’ erkeği ve ‘B’ kadınının arasında bir aşk doğma ihtimali yüzde kaçtır? (Soruya dair açıklama: A erkeği ve B kadını daha önceden tanışmamış olmakla birlikte, B kadını ciddi bir ilişkiden yeni çıkmıştır. A erkeğinin ciddi bir ilişkiyle uzaktan yakından alakası yoktur. B kadını melankoliktir. A erkeği hödüktür. Kat edilen yol yürünmektedir. Kadınla erkek arasındaki hız farkı tamamen kadının vitrin sevdasından kaynaklanmakta olup, dikkate almamalıdır.)

Aşkı aramak ile aşk yapmak arasındaki fark nedir? Cevabı şu şekilde verebilirim. Aşkı arayanlara bahtsız bedevi (abi bende bir sorun mu var / niye tüm kadınlar benden kaçıyor / olm sevgilisi varmış lan) denirken, aşk yapmak peşinde olanlara (tek gecelik – nerde trak orada bırak – one night stand) modern don juan (azgın teke) denilebilir. Haa bu karmaşanın bayan versiyonu yok mudur? Tabi ki var. Yalnızca ben bu kadarından bahsedip gerisini sizin hayal gücünüze (yetenek sizsiniz paradigması) bırakmak istiyorum.

Peki insancıl duygularla hareket eden bireyler, neden aradıkları aşkı bulamıyor? Yukarıda birkaç neden saydım aslında ama o saydıklarım benim
kanaatimce asıl sebepler değil.

Bu sorunun zannımca temel sebebi “sev(il)mek” olarak nitelenebilir. Karşı cinsiyetle gönül ilişkileri hususunda yakın temasa geçilmesi sonucu “sen çok iyi birisin” teması içerikli bir uyarı alınması durumu bir çok genç tarafından yaşanmıştır. Anlatılmak istenen şudur ki “yahu be adam/kadın tamam sen tatlı hoş birisin, güzelde bir muhabbetin var ama tipim değilsin, uzak dur.” Tip , elektrik, aura yahut başka ne deniyorsa… mesele bu noktaya geldiğinde genç aşığın beynine kan pompalanır. “Acaba ne demek istedi?, Ya bana iltifat etti!, Biliyorum o da beni seviyor.” gibi kiloyla hibe edilmiş bir sürü düşünce ve soru oluşur şahısta. Ki bu, deneğimizi bilindik sona ulaştırır. Sonuç olumsuz olmakla birlikte oluşum şekilleri, yanıtı veren bireyin ne kadar acımasız yada başka bir değişle insaflı olabileceğine bağlıdır.

Sevilmek mi sevmek mi ? İşte sorunumuzun çaresi bu cevapta gizli. Hem sevilip hem sevebilmek (Sevilen ve seven olmak üzere bir çifttir kastedilen. aksi taktirde daha karmaşık bir durum açığa çıkar ki İsmail yk şarkıları tadındadır.) için önce sevmek mi lazımdır? Yoksa sizi seven birini zamanla sizinde sevebileceğiniz ihtimaline inanmak mı gerekir bazen? Offf sanırım çok tatava yaptım…

Velhasıl kelam bir Ömer Hayyam şiiri ile yazımı sonlandırmak istiyorum. Haa bu arada hani “hayatı boyunca tek bir insana aşık olan homosaphienslerde vardır demiştim ya…

Şarabı götürüp döksen bir dağa

Dağ sarhoş olur başlar oynamaya.

Ben niye tövbe edecekmişim

İçimi tertemiz eden şaraba?

Ömer Hayyam

 

Esen kalın sevgili dostlar…

18
Eyl
10

(zamansız pantolonistan 6.bölüm)Aldat-ma kalpten ve inanarak …

11
May
10

Elif Şafak Üzerine…..

Elif Şafak 2009 yılının en çok kazanan Türk yazarıdır..

Resmi rakamlarla kitapları 550.000 (gayrıresmi sonuçlara göre 5.0000.000–KorsanKitap–) adet satılmıştır..Hakkında birşeyler yazmak istedim.Belki de bunu bir saygı duruşu olarak kendime görev addettim..Belki de hala adını duymayan varsa ve o (Elif Şafak’ı tanımayan kişi) bizi takip ediyorsa adını duyurmak istedim….

Her zaman olduğu gibi ; onu karalayan düşünceler , yazılar şöyle bir yana dursun ……..

Kendisinin her hangi bir kitabını okuyup hayran olmayan bir kitapsever tanımıyorum diyebilirim..”Mahrem” ile adını duyuran  , ”Baba Ve Piç” ile mahkemelik olan  ve ”Aşk” ile zirve yapan yazarımız bugüne kadar yabancı dilde de bir çok kitap yazdı…Amerika’da Avrupa’da çeşitli üniversiteler de hocalık yaptı.Gerek hocalığı olsun gerek kitapları olsun çalışma yaptığı konular ”Kadın ve İslamiyet” , ”Mistisiszm” , ”Edebiyat ve Kadın” gibi konulardır(anlayacağınız üzere burada bir ortak payda var) fakat asıl merak konusu olması gereken onun tasavvufla nasıl tanıştığıdır bence..Çünkü , öyle içten bir aşk anlattı ki bizlere hayran olmamak elde değil , büyüsüne kapılmamak elde değil..Pembe kapağına aldananları kırmamak adına bir de siyah kapaklı çıkardı kitabını..Ne yaptı etti kitabı milyonlar sattı..Otobüste , tramvayda , metroda , vapurda Elif Şafak okundu tartışıldı tanıtıldı..O bunu gerçekten hakediyor…

Son romanı ”Kağıt Helva” da ise bugüne kadar yayınladığı kitaplardan seçilmiş paragraflara yer verdi yazarımız.Sanırım o da kendi kitaplarına bir nevi saygı duruşu yaptı..Şu anda ise gazetede yazdığı yazılarla hayranlarına dokunuyor yazarımız..Çalışmaları devam ediyor tabi ki..

Yeni kitaplarını dört gözle bekliyoruz…

Unutmadan tekrar yazalım ; kitap okumak bir hobi değildir , sadece zamanı iyi değerlendirmektir…..

(—Bundan sonrası Habertürk den alıntıdır—)

Elif Şafak
‘Dışarı’ korkusu

22 Nisan 2010 Perşembe,

ÇOCUKLUĞUMUN bir kısmı İspanya’da geçti. 1970’lerin Ankara’sından sonra Madrid alabildiğine farklıydı, renkliydi. Zil, şal ve gül, şendi. Sokaklarda ne kadar çok kadının yürüdüğünü gördükçe şaşırdığımı hatırlıyorum. İspanyol kadınları ürkek değildi. Bedenlerini ve kıyafetlerini bir yük gibi taşımıyorlardı. Kamusal alan sadece erkeklere ait değildi, herkesindi.

Madrid’dekinden tamamen farklı bir kamusal alan düzenlemesini seneler sonra Amman ve Şam gezisinde gördüm. Amman sokakları daha farklı bir yazı konusu ama Şam sokakları ağırlıklı olarak erkeklere aitti. Etraftaki yayalar, görevliler, sürücüler, seyyar satıcılar, ekseriya erkekti. Orada yabancı olmak, kadın olmak, farklı olmak nında dikkat çekiyor, bireyi boğan bir hal alıyordu.

Bir an için iki hayali şehir düşünün. Birinin sokaklarında, meydanlarında sadece erkekler olsun. Diğerinin kamusal alanında kadınlar ve erkekler beraber ve özgürce dolaşsın. İki şehrin bireyler üzerindeki etkisi aynı değil. Ritmi, enerjisi, havası aynı değil. Kamusal alanların sadece erkeklere açık olduğu yerlerde hayat daha yekparedir. Farklılıklara daha kapalı, daha tahammülsüzdür. Dolayısıyla daha baskıcıdır.

On bir yaşında gittiğim İspanya’da seneler boyu kadınların kamusal alandaki etkinliğini görmek bende derin izler bıraktı. En az bunun kadar bana hayret veren bir başka şey daha vardı: Engellilerin gündelik hayata yoğun katılımı. Madrid’de sokaklarda, mağazalarda, sinemalarda, lokantalarda ve işyerlerinde ne kadar çok engelli insanın olduğunu gördüm. Sadece iziksel engelliler değil, aynı zamanda  zihinsel engelliler de dışarıda, hayatın içindeydi. “Görünmez” değillerdi. Kimse “utanmıyor”, “saklamıyor”, “yok saymıyordu”.

Belki farkında değiliz ama bu kadar çok zihinsel ve fiziksel engelli insanı hayatın her aşamasında, şehrin her noktasında görmeye alışkın değil bizim gözlerimiz. Bu bizim kendi ayıbımız. Kendi kusurumuz. ngelli insanların hayata dört dörtlük  katılmalarının önünde doğuştan ya da sonradan bir “mâni” varsa şayet, bizim önümüzde de daha büyük bir “zihinsel mâni” var aşmamız gereken.

Türkiye’de binlerce zihinsel ve fiziksel engelli yaşıyor, kimi çocuk kimi yetişkin, tıpkı başka ülkelerde olduğu gibi. Tek farkla: Bizde “farklı” görünen insanlar o kadar kolay dışarı çıkmıyor, çıkamıyor. Fiziksel olarak farklı görünen insanlar “dışarı korkusu” yaşıyor. Onları gözlerimizle, sözlerimizle dışlıyoruz. Biz engelli insanlarımızı eve kapatıyoruz. Bu kültürel ve toplumsal duvarı delebilenler ise çoğu zaman dışarıda pes ediyor. Çünkü şehir hayatı onları düşünerek planlanmamış.

Hayrünnisa Gül’ün himayesinde başlatılan “Eğitim Her Engeli Aşar” kampanyasını bu açıdan çarpıcı, önemli buluyorum. Özel sınıfların kurulması, yeni okulların açılması ve en önemlisi, daha fazla engelli çocuğun kendilerini geliştirebilmeleri için bu kıymetli bir adım. Basına yansıyan konuşmasında Hayrünnisa Hanım, “Çocuklarınıza güvenin” diye seslendi anne babalara. “Hayata dört elle sarılmaları için onları teşvik edin.” Ve onları dört duvar arasında tutarak iyilik etmediğimizin altını çizdi. Bu sözlerin, engelli çocuklarını dışarıya çıkarmaya alışkın olmayan bir toplumda etkisi büyük.

Ne kadar çok sayıda birbirinden farklı insan, eşit ve özgür şartlar altında, ezilmeden ve horlanmadan, aynı sokakları, aynı mekânları kullanmayı başarırsa, demokrasi kültürümüz de o kadar pekişir. Demokrasi masa başında ya da kürsüde değil, hayatın içinde test edilir. Bir insanın ne kadar hoşgörülü olduğu lafla değil, ündelik hayatın içinde belli olur. Daha  renkli, daha çoğulcu, daha eşitlikçi ve daha oşgörülü bir kamusal alandır ihtiyacımız olan. Hepimizin.

27
Ara
09

LANET

LANET

Yüz yılların birikmiş laneti bu.
Zamanın evvelinden gelen bir iblis.
Mayasında ateş,
Tadındaysa şehvet var.

Tek bir damla daha,
Tek bir fısıltı…
Uğrunda neler yapmaz ki insan.

Korkmadan git üstüne.
Başkalaşan bir ruhla,
Sana ait olmayan gözlerle bak ona.
Adını henüz koymadığın bir tanı ara onun ruhunda.

Tek bir damla daha,
Tek bir fısıltı…
Uğrunda neler yapmaz ki insan.

Tanrının bile unuttuğu sözcükleri söyle ona.
Kozasından çıkan nefesini kat tenine.
Bağır, haykır! Sanki yırtarcasına kefenini.
Yarım kalmış cümlelerini tamamla onun cisminde.

Tek bir damla daha,
Tek bir fısıltı…
Uğrunda neler yapmaz ki insan.

Kandır onu türlü düzenbazlıklarla.
Aşk de, sevgi de, bağlılık de…!
Ta ki kırılıncaya kadar tüm oyuncakların,
Oyna bütün oyunları onun huzurunda.

Tek bir damla daha,
Tek bir fısıltı…
Uğrunda neler yapmaz ki insan.

Yüz yılların birikmiş laneti bu.
Zamanın evvelinden gelen bir iblis.
Mayasında ateş,
Tadındaysa şehvet var.

Orkun DAĞLAROĞLU

17
Ara
09

(zamansız pantolonistan 1.bölüm)karmaşık düşlerimiz;bilmediğim şehrin,tanınmayan yüzleri..




Zaman Dilimi Göstergeci

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

bize ulaşın

camcerceve@gmail.com

örtmenim arkadaşlar konuşuyo!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.